• Tüm Kategoriler
    • EKONOMİK PERSPEKTİFTEN KÜRESEL KRİZ SONRASI AVRUPA BİRLİĞİ - MEHMET DİKKAYA - MUSTAFA ACAR

      EKONOMİK PERSPEKTİFTEN KÜRESEL KRİZ SONRASI AVRUPA BİRLİĞİ - MEHMET DİKKAYA - MUSTAFA ACAR
      Görsel 1
      Fiyat:
      37,04 TL
      İndirimli Fiyat (%5) :
      35,19 TL
      Kazancınız 1,85 TL
      5.0 1
      35.19 www.akfonkitap.com
      Sınırlı Sayıda
      Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası Avrupa Birliği 

      Mehmet Dikkaya - Mustafa Acar

       
      GİRİŞ ve GEREKÇE
      Küresel Kriz Sonrası Avrupa Birliği ve Entegrasyonun Temel Sorunları


        Avrupa Birliği (AB), nereden bakılırsa bakılsın, üzerine çok söz söylenebilecek
      bir oluşumdur. Tek cümle ile kestirmeden söylemek gerekirse, AB’nin
      “övülmesi ve takdir edilmesi gereken birçok yönü olduğu gibi, eleştirilebilecek
      yönleri de olan önemli bir bölgesel bütünleşme projesi” olarak nitelendirilmesi
      mümkündür.

        Her şeyden önce AB, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünyada ortaya çıkan
      bölgesel entegrasyon projelerinin en kapsamlısı ve en başarılısıdır. AB’yi,
      türünün en başarılı örneği saymamızı gerektiren nedenler arasında şunlar sayılabilir:

        - Üye ülkeler arasında kurulduğu günden bu yana savaş ve sınır anlaşmazlığının
         çıkmamış olması;
        - Etnik kökene dayalı iç çatışmalar dâhil ulus-devletin yol açtığı pek çok
          sorunla başarılı bir şekilde mücadele edebilmesi,
        - İktisadi bütünleşme adımlarının zamanla siyasi bütünleşmeye evrilmesi,
        - Üye ülkeler arasında sınırların fiilen kaldırılmış olması,
        - Üretim faktörlerinin, malların ve hizmetlerin en serbestçe dolaşabildiği
          ortak pazar olması,
        - 19 üye ülkenin –kimi sıkıntılarına rağmen- parasal birliği sağlamış ve
          ortak bir para birimini kullanabilir hale gelmiş olması.

        Buna karşılık her insani-toplumsal projenin olduğu AB’nin de kimi zaafları,
      yetersizlikleri ve yüzleşmek zorunda olduğu sorunlar vardır. AB’nin tarihsel tecrübeler
      ışığında bugün çözmekte yetersiz kaldığı ve hâlâ yüzleşmek zorunda
      olduğu sorunlar arasında şunları saymak mümkündür:

        - Parasal birliğin sağlanıp da mali birliğin sağlanamamış olmasından
          kaynaklanan sorunlar,
        - Küresel ekonomik krizle nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda
          görüş birliği sağlanamamış olmasından kaynaklanan sorunlar,
        - Gerek kendi içinde Avrupalı olmayan göçmen nüfus, gerekse AB’ye
          göç etmek isteyen potansiyel göçmenleri kabul konusundaki sıkıntılar,
        - Siyasi anlamda bütünleşmeden uzak oluşu,
        - Dünyadaki gelişmeler karşısında kendi içinde birliği sağlamış sağlam
          bir irade ortaya koyamaması,
        - AB’nin sınırlarının nereye kadar genişlemesi gerektiği konusundaki
          belirsizlik ve tereddütlerden kaynaklanan sorunlar.

        Bunların her birinin detaylı olarak irdelenmesi kuşkusuz bir giriş yazısının
      sınırlarını çok aşar, başlı başına bir kitabın konusu olabilir. Ayrıca, bu sorunların
      bir kısmı doğrudan veya dolaylı olarak bu kitabın izleyen bölümlerinde zaten ele
      alınacaktır. Dolayısıyla burada, AB’nin başarıları ve başarısızlıkları bağlamında
      yukarıda sıralanan hususlara ancak satır başları halinde çok kısaca değinilecektir.

        AB’yi başarılı saymamızı gerektiren nedenleri doğru bir bağlama oturtmak
      için, AB’nin –izleyen bölümde daha detaylı olarak irdelenen- doğduğu koşullara
      bakmak gerekir. AB, insanlık tarihinin bugüne kadar görmüş olduğu en büyük
      facia ve yıkım olan, tahminen 55 milyon insanın hayatını kaybettiği II. Dünya
      Savaşı’nın hemen sonrasında kurulmuştur. Avrupalı bazı âkil insanların öncülüğünde,
      yüzyıllardır birbiriyle savaşmış ama birbirlerini her bakımdan mahvetmekten
      başka bir yere varamamış Avrupalı devletler arasında bir daha savaş
      olmamasını temin etmek amacıyla, 1940’lı yılların ikinci yarısında bir dizi adım
      atılmıştır. Bunların sonucunda 1951’de, Almanya ile Fransa’nın birbiriyle yeniden
      çatışmasını engellemek üzere, kömür ve çelik gibi savaşın temel hammaddesi
      olan kaynakların kontrolünün devletler-üstü bir organizasyona devredilmesini
      öngören Avrupa Kömür ve Çelik Birliği (AKÇB) kurulmuştur.

        Aradaki küçük çaplı girişimleri bir kenara bırakarak söylersek, bundan
      sonraki en önemli adım, 1957’de 6 ülke (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda,
      Lüksemburg) arasında bir Serbest Ticaret Bölgesi oluşturmayı öngören
      Avrupa Topluluğu’nun kurulmasıdır. 1960’lı yıllarda bir yandan –Topluluğun
      kendi kendine yeterliliğini öngören- Ortak Tarım Politikası (OTP) oluşturulurken,
      bir yandan da gümrük birliği tesis edilmiş, ortak pazarın yolları döşenmiştir.
      1970’li yıllardan itibaren Topluluk kapılarını yeni üyelere açmış, 6’lar önce
      9’lara, sonra 10 ve 12’lere, sonra 15’lere, sonra 25’lere, sonra 27’lere ve nihayet
      28’lere evrilmiş; 2000’li yılların ikinci on yıllık diliminde 28 üyeli, 500 milyon nüfuslu
      dev bir bölgesel bütünleşme projesi halini almıştır.

        En temel varlık nedeni olan “Avrupa’da bir daha savaş olmaması” açısından
      bakıldığında Avrupa Birliği başarılı bir projedir. Gerçekten, kurulduğu günden
      bu yana AB üyesi ülkeler arasında bir daha savaş olmamıştır. AB dışında,
      ama Avrupa kıtası içinde kalan coğrafi alanda II. Dünya Savaşı’ndan sonra sadece
      iki kez savaş olmuştur: Bosna savaşı (1994-96) ve Ukrayna savaşı (2015).

        Bunların birincisi, Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra dağılan parçaların
      yeni yörüngelerini bulma sürecinde Sırbistan’ın Bosna’yı işgal ve yok
      etme çabalarının sonucudur. İkincisi ise, Rusya’nın Ukrayna’yı Batı blokuna
      kaptırmama çabalarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. AB’nin her iki konuda da
      başarılı bir sınav verdiği söylenemez. Dolayısıyla, “Avrupa’da savaş olmaması”
      bağlamında kendi bölgesi sınırları içinde AB’yi başarılı, ama yanı başındaki
      krizlere barışçı çözüm üretme konusunda başarısız saymak gerekir.

        Öte yandan AB’nin takdirle anılması gereken yönlerinden biri de ulusdevletin
      yarattığı sorunların önemli ölçüde üstesinden gelinmesi ve pek çok
      farklı etnik unsuru bir arada, barış içinde yaşatmayı başarmasıdır. AB üyesi
      ülkelerin hiçbiri, kendi içinde homojen bir nüfusa sahip değildir. Sadece üye ülke
      sayısı üzerinden gidilse AB içinde 28 farklı millet vardır. Bir de her bir üye ülkenin
      kendi içindeki farklı etnik unsurları dikkate alındığında, sayısı yüzü aşan
      farklı etnik, dini ve kültürel unsur, cemaat, ya da topluluğun yaşadığı bir kültürel
      mozaikle karşılaşılmaktadır. Buna bir de Türkler başta olmak üzere Avrupa kıtası
      dışından, çoğunlukla Asya ve Afrika’dan gelen göçmenler eklendiğinde, manzara
      daha da renklenmektedir. Bu kadar farklı ülkeyi ve bu kadar farklı etnik,
      dini ve kültürel unsuru bir arada barış içinde yaşatabilmek kolay iş değildir.
      Ulus-devletin yarattığı sorunlarla başa çıkma bağlamında, her şeye rağmen
      AB’yi başarılı saymak gerekir.

        Çok fazla uzağa gitmeye gerek yok; kendi ülkemizden bir örnek verelim:
      Türkiye'de Türkler ile Kürtleri bir arada barış içinde yaşatmayı henüz başarabilmiş
      değiliz. Cumhuriyetin 100 yaşına yaklaştığı bir dönemde hâlâ etnik kökenli
      terör sorunuyla boğuşuyoruz. Ak Parti hükümetlerinin inisiyatifiyle başlatılan
      Çözüm Süreci’ne sevinmiş, “nihayet farklı etnik unsurlarla anayasal vatandaşlık
      temelinde yeni bir birlik tesis edip bir arada barış içinde yaşayacağız” diye heyecanlanmıştık.
      Oysa 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında siyasi istikrarın kısmen
      örselenmesiyle terör yeniden hortladı, başladığımız noktaya, önemli oranda
      geri döndük. Ayrıca yakın zamana kadar kendi ülkemizde başörtüsüyle üniversiteye
      gidemeyen kız öğrencilerin Avrupa’ya eğitim amaçlı olarak gittiğini, AB
      ülkelerindeki Türk vatandaşlarının, yabancı bir kültür ortamında bulunuyor olmalarına
      rağmen, pek çok açıdan Türkiye'deki akrabalarından daha rahat koşullar
      içinde yaşadığını da unutmayalım. Bir başka deyişle, atalarımızın tavsiyesine
      kulak verelim: “Çuvaldızı başkalarına batırmadan, önce iğneyi kendimize bir
      bizleyelim.” AB’yi Avrupalı olmayanlara karşı uyguladığı politikalardan dolayı
      eleştirirken, cesaretle kendi durumumuza bakmayı da ihmal etmeyelim…

        İktisadi bütünleşme olgusu, hiç kuşkusuz AB’nin en başarılı olduğu alanların
      başında gelmektedir. Bu örgüt esas itibariyle bir iktisadi bütünleşme projesi
      olarak başlamış, daha sonra bir siyasi bütünleşme projesine dönüşmüştür. İktisadi
      bütünleşmenin başlıca evreleri serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği, ortak
      pazar, parasal birlik ve tam ekonomik bütünleşme olarak sayılabilir. AB bunlardan
      dördüncüsüne erişebilmiş bir birlik olup, dünyada bu düzeyde bütünleşme
      sağlayabilmiş başka bir bölgesel entegrasyon örneği yoktur.

        1957’de kurulan serbest ticaret bölgesi (üyelerin kendi aralarında dış ticareti
      serbest hale getirmeleri), 1960’lı yıllarda gümrük birliğine (üyeler arasında
      tarifeler sıfırlanırken birlik dışındaki ülkelere karşı ortak gümrük tarifesi uygulanması),
      1980’li yıllarda ortak pazara (üyeler arasında mallar ve hizmetlerin
      yanı sıra, üretim faktörlerinin yani sermaye ve işgücünün de serbest dolaşımı),
      2000’li yıllarda da parasal birliğe (para politikasının ortaklaştırılıp tek bir para
      biriminin kullanımı) dönüşmüştür. Devam etme cesareti ve iradesi gösterebilirlerse
      AB için bir sonraki hedef maliye politikalarının da ortaklaştırılıp tam ekonomik
      bütünleşmeye gitmektir. AB’nin bugün yaşadığı sorunların birçoğu esasen
      bu noktada düğümlenmektedir. Parasal birlik olup da mali birliğin olmaması,
      ortak bir para kullanırken herkesin kendi keyfine göre bütçe politikaları uygulayabilmesi,
      dolayısıyla, iç ve dış açıklar ile borçlanma ve vergilendirme politikalarının
      uyumsuzluğu ciddi sıkıntılar yaratmaktadır.

        Atalarımız “İtimâdı lütuf sanıp borca sarılma, bir gün istenecektir sakın
      darılma” demişler; Yunanistan ve –İrlanda ile birlikte- İtalya, Portekiz ve İspanya
      gibi, esas itibariyle Akdeniz ülkeleri, başta Almanya olmak üzere birliğin öteki
      ülkelerinden ölçüsüz biçimde borçlanmalarının bedelini 2008-2009 küresel ekonomik
      krizi gelip çatınca ağır bir şekilde ödemeye başlamışlar; kendileriyle birlikte
      AB’yi de krize sürüklemişlerdir. Bugün AB küresel ekonomik krizin sarsıntılarını
      hâlâ atlatabilmiş değildir. Son aylarda AB gündemindeki en önemli konu,
      Yunanistan’ın borç sorununun ne olacağı, bu ülkenin Euro bölgesi hatta büsbütün
      Birlik dışına atılıp atılmayacağı konusudur. Genç ve atak bir siyasi lider olarak
      Çipras’ın Yunanistan’da iktidara gelmesiyle AB’ye rest çekilip borçların
      ödenmeyeceği ve aynen yola devam edileceği hayaline kapılanlar, son aylarda
      Almanya, AB ve IMF kapılarında “borç yeniden yapılandırması” görüşmeleri acı
      gerçeğiyle karşılaşmışlardır. Kıssadan hisse: kimse kimseyi “babasının hayrına”
      kıyamete kadar bedava beslemez; herkes kendisi çalışmak ve üretmek zorundadır.
      Çalışıp üretmez, ödeme gücünüzle mütenasip olmayan ölçülerde borca
      girerseniz, günün birinde krize düşmeniz kaçınılmazdır. Bu ilke bireyler için geçerli
      olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. “Ekonominin demir kanunları” ya da
      “iktisadın evrensel yasaları” diyebileceğimiz kurallar arasında, üretimle tüketim
      arasında denge kurma, “ayağını yorganına göre uzatma” ve çevrilemeyecek
      borcun altına girmeme kuralı da vardır.

        AB’nin başarısızlığa uğradığı ya da zafiyet gösterdiği konuların başında
      göçmen politikaları gelmektedir. AB ne yazık ki Avrupa kökenli farklı etnik unsur
      ya da milletleri önemli ölçüde kaynaştırmayı, AB vatandaşlığı şemsiyesi altında
      bir arada barış içinde yaşatmayı başarmış olmakla birlikte, Avrupa kökenli olmayan
      (daha ayrıntıya inersek, beyaz ve Hıristiyan olmayan), bir kısmı hâlihazırda
      Avrupa’da yerleşik, bir kısmı sınır kapılarına dayanmış göçmenler ve sığınmacılara
      karşı nasıl insanca muamele yapabileceği konusunda sağlıklı politikalar
      üretebilmiş değildir.

        Buna ek olarak, özellikle ekonomik krizin tavan yaptığı dönemler başta
      olmak üzere, AB ülkelerinde zaman zaman hortlayan ırkçı-faşist hareketlere göz
      yumulmakta, göçmenlerin ülkelerine geri gönderilmesi talepleri siyasi mahfillerde
      ne yazık ki karşılık bulmaktadır. Bu satırların yazarları olarak komploculuk
      konusunda mesafeli olsak da, unutulmaması gereken bir gerçek şudur: Avrupa’nın
      bugünkü zenginliği ve refahı, sadece Avrupalının zekâsı ve Avrupa kıtasının
      doğal zenginlikleriyle yaratılmış bir olgu değildir; başta Amerika’nın keşfinden
      sonra yeni dünyadan taşınan kıymetli madenler, köle ticaretiyle sağlanan
      bedava Afrikalı işgücü, Asya’dan sağlanan hammadde, Ortadoğu’dan gelen
      petrol gibi, sömürgecilik sürecinde Avrupa’ya aktarılan, başka kıtaların beşeri ve
      doğal kaynaklarının da Avrupa’nın zenginliğinde azımsanamayacak bir payı
      vardır. Bu bağlamda esasen dünyanın küresel çapta bugün karşı karşıya olduğu
      en temel sorunlardan biri, yeryüzündeki zenginlik ve refahın adil bölüşümü sorunudur.

        Avrupa ve Batı ya bu soruna (refahın adil paylaşımı sorununa) insani bir
      çözüm bulmak, ya da kapısına dayanan göçmen ve sığınmacılara kapılarını
      açmak zorundadır. Geçtiğimiz günlerde Akdeniz sahillerine cesedi vuran 3 ya
      şındaki Aylan adındaki çocuğun trajedisi bütün insanlık için utanç verici bir
      manzaradır; daha çok da Avrupalı yöneticileri ahlâkî ve vicdani sorumluluk altına
      sokan bir trajedidir. Zira küçük Aylan’ın da aralarında olduğu on binlerce
      insan her yıl kendi ülkelerini terk edip Avrupa kapılarına dayanmaktadır. Neden?

        Başlıca iki nedenle... Birincisi, hâlihazırda göçmenlerin kendi ülkelerinde
      fiili bir savaş ortamı vardır. Avrupa’nın da aralarında olduğu küresel güçler enerji
      güvenliği, petrol, doğal gaz ve başka zenginlik kaynaklarına erişim için oralarda
      acımasız bir savaşı körükledikleri veya silah ve lojistik destekle savaşı sürdürülebilir
      kıldıkları için bu insanların ülkeleri yaşanamaz duruma gelmiştir; insanların
      çoğu için ülkelerini terk etmekten başka çare kalmamıştır. İkincisi, kişi başına
      gelir, yaşam koşulları, sağlık ve eğitim imkânları bakımından Avrupa (ve Amerika)
      ile kendi ülkeleri arasındaki refah ve gelişmişlik farkı o kadar büyüktür ki,
      genç insanlar bu refah farkını görünce kendi ülkesinden bir an önce kendini
      dışarıya atmak zorunda hissetmektedir.

        Küreselleşmenin duvarları dümdüz etmesi, internet başta olmak üzere
      ulaşım, haberleşme ve iletişim olanaklarının insanlara sınırların öte yakasındaki
      koşulları yakinen görebilir hale getirmesi bu süreci, yani dünyanın yoksul ve
      karışık bölgelerinden zengin ve istikrarlı bölgelerine doğru insan akışını hızlandırmaktadır.
      Kısaca bu sorun bir insanlık sorunudur; dünyanın küresel güçleri,
      Ortadoğu, Asya ve Afrika’nın doğal zenginlikleri ve nitelikli insan gücünden hâlihazırda
      yararlanan, mevcut zenginliklerini kısmen bunlara borçlu olan Avrupa
      ve Amerika iki şeyi aynı anda yapmalıdır: Birincisi, işgücünün serbest dolaşımının
      önündeki engelleri kaldırmak, göçmenlere eşit vatandaşlık hakkı tanımak,
      gelenlere insanca muamele etmek... İkincisi, Ortadoğu ve Afrika başta olmak
      üzere kendi kıtası dışındaki bölgeleri, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere,
      doğal kaynakların kontrolü ve sömürüsü uğruna bölgedeki diktatörlük rejimlerini
      ve askeri darbeleri desteklemekten, kendi halkına zulmeden diktatörlerle iş tutmaktan
      vazgeçmek.

        Toparlamak gerekirse, Avrupa Birliği, bugün dünyadaki en kıdemli ve en
      kapsamlı bölgesel bütünleşme projesidir. Avrupa’da bir daha savaş olmaması
      amacıyla yola çıkmış, bu amacını büyük ölçüde başarmış, İktisadi bütünleşme
      projesi olarak başlamış siyasi bütünleşme projesine dönüşmüştür. Bazı yönlerden
      başarılı olurken, bazı yönlerden aynı başarıyı gösterememiş, kimi ciddi
      sorunlarla boğuşan bir birliktir. AB’yi bütün sorunların çözüldüğü bir dünya cenneti
      olarak görmek ne kadar gerçekçi değilse, kimi sorunlarla karşı karşıya diye
      yarın dağılacak bir kırılgan topluluk olarak görmek de o kadar gerçekçi olmaktan
      uzaktır. AB’yi elbette yeri geldikçe eleştirmeli, yüzleşmek zorunda olduğu sorunları
      mümkün olduğunca bilimsel ve objektif bir temelde eleştirel bir tahlil ve değerlendirmeye
      tabi tutmalıyız. Ancak bunu yaparken ideolojik veya siyasi taassubu
      bir kenara bırakabilmeli, uçuk komplo teorilerinden uzak durmalı, zaman
      zaman benzer konularda aynayı kendimize tutmayı bilmeliyiz.

        Bu çerçevede elinizdeki kitap, kriz öncesi ve sonrası AB’yi çeşitli açılardan
      değerlendiren, AB’nin krizden ne kadar etkilendiğini tahlil eden yazılardan
      6 Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
      oluşan bir derlemedir. Böyle bir derleme kitap çalışmasının ortaya çıkma nedeni,
      hem küresel kriz sonrası Avrupa Birliği’nin yeni bir fotoğrafını çekmeye çalışmak,
      hem de küresel kriz sonrası Türkiye kamuoyunda ve siyasetinde etkinliği azalan
      böylesine önemli bir entegrasyon üzerine dikkatleri yeniden çekmeye çalışmaktır.
      Avrupa Birliği’nin genel olarak serencamını ve yapısını ele alıp inceleyen, piyasada
      çok sayıda Türkçe eser bulunmasına rağmen küresel kriz gibi spesifik bir olayın
      öncesi ve sonrasının bu entegrasyon düzleminde özel olarak incelendiği çalışmaların
      sayısı oldukça sınırlıdır. Ya da bazı köşe yazarlarının kalemlerinin gücü ile sınırlı
      kalmaktadır.

        Öte yandan, Türkiye siyasetinde 3 dönem üst üste iktidar olma başarısı göstererek
      büyük bir rekora imza attıktan ve önemli sayılabilecek ekonomik başarılar
      elde ettikten sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönetici elitlerinin gözünde ve
      Türkiye’de büyük bir çoğunluğa ulaşan kamuoyu nezdinde küçümsenmeye başlanan
      Avrupa Birliği’ne farklı bir pencereden tekrar bakmak ihtiyacının ortaya çıkması
      da bu kitabın şekillenmesinde etkili olmuştur. Zira mevzii bazı ekonomik başarıları
      “büyük bir gurur vesilesi” olarak ön plana taşıyan Türkiye’deki hâkim zihniyet Avrupa
      entegrasyonunun bütüncül başarılarındaki arka planı görmek konusunda oldukça
      isteksizdir. Avrupa’yı geleneksel “emperyalist paradigma” ekseninde değerlendirmeye
      alışmış bu zihniyetin, “insani ve İslami değerler” bağlamında Türkiye’de
      zihinsel bir değişimin ortaya çıkmasına öncülük etmekte zorlandığı anlaşılmaktadır.
      Evrensellik düzleminde kendini sürekli ispat eden gerçek dini değerleri öne çıkarmak
      ve İslam dünyasında bir zihniyet dönüşümüne öncülük etmek varken, geleneksel
      dini-cemaat ilişkilerinin yaygınlaştırılması yönünde tercihlerle Türkiye'deki
      yeni iktidar seçkinlerinin “kendi cemaatini inşa eden” bir patikaya yönelmesi” gerçeği
      ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.

        AB’yi küçümseyen ve AB reformlarını gündeminden çıkaran bir Türkiye'nin
      “İslamilik derecesi” acaba AB’den daha iyi durumda mıdır? Avrupa Birliği’ni bu anlamda
      da bir başarı öyküsü olarak algılamaya neden olacak hususlardan birisi,
      George Washington Üniversitesi’nden iki akademisyenin “An Economic Islamicity
      Index (EI2)” başlıklı çalışmaları olmuştur. 2010 yılında yayımlanan çalışmaya göre,
      11 Eylül olaylarının gölgesinde din ile iktisat, politika ve sosyal davranışlar arasındaki
      küresel belirsizlik, düşmanlık ve korku duyguları yeniden başlamıştır. Özellikle,
      dinin ekonomik, sosyal ve politik performans üzerinde büyük etkisi olduğu (ya da
      tersi) söylenebilir. Bu çalışmada, dinin ekonomik performans üzerindeki etkisinin
      test edilmesinden önce, ekonomik gelişmenin din üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Bu
      eksende, İslam ülkelerinin ne kadar “İslâmi” olduğu ya da “İslamilik derecesi” bağlamında
      yerlerinin neresi olduğu merak konusu olmuştur. Scheherazade ve Askari’nin
      çalışması, temel düzeyde geliştirilmiş bir Ekonomik İslamilik İndeksi (EI2) kendilerini
      İslam ülkesi olarak deklare eden ülkelerin, İslami doktrinler ve ilkelere bağlılıklarını
      test etmiştir. Bu bağlamda sadece Müslüman oldukları iddiasındaki ülkeleri
      değil, dünyadaki 208 ülkenin İslami ekonomik ilkelere bağlılığını 113 farklı değişkeni
      dikkate alarak ölçen bu çalışmanın bulguları genelde İslam ülkeleri, özelde Türkiye
      ve son birkaç yıldır sürekli küçümsediği Avrupa Birliği bağlamında oldukça trajik
      sonuçlar ortaya koymuştur. Çünkü 208 ülke arasında en iyi skoru yakalamış İslam
      ülkesi olan Malezya, ancak 33. sırada kendine yer bulabilmiştir. Türkiye’nin aynı
      sıralamadaki yeri ise ancak 71’dir.

        Devam edelim. Aynı çalışmada, İslami ekonomik değerler ve prensipler ile
      ölçüldüğü zaman ilk sırada yer alan ülkeler acaba hangileridir? Bu sorunun cevabı,
      Müslüman dünya ile “diyar-ı küfür” olarak küçümseme eğiliminde olduğumuz dünya
      arasındaki, kendi savunduğumuz değerlere yakınlık bağlamındaki yaman çelişkiyi
      gözler önüne serer durumdadır: İslami ekonomik değerlere uygunluk bakımından ilk
      20 içinde yer alan ülkeler arasında 12 tanesi Avrupa Birliği üyesidir! Bu tablo göstermektedir
      ki, gelişme, kalkınma, özgürlük, teşebbüs hürriyeti ve refahın adaletli
      dağılımı gibi konularda, son birkaç yıldır sürekli küçümsenen, müzakerelerin ayak
      sürüyerek devam ettirilmeye çalışıldığı Avrupa coğrafyası, halen kendi değerlerimizin
      temsili açısından bile örnek olabilecek birçok özellik göstermektedir.

        Kuşkusuz, tek bir çalışmanın sonuçlarının ne kadar güvenilir olabileceğine
      ilişkin zihnimizde bazı soru işaretleri ortaya çıkabilir. İki Müslüman akademisyen
      tarafından hazırlanan bu çalışmanın sonuçları tartışılabilir de... Ancak –ekonomik
      özgürlükler, yolsuzluk algısı, rekabet gücü gibi- buna benzer diğer birçok uluslararası
      endeksteki yerimizin de bundan pek farklı olmadığı gerçeğini hatırlamakta yarar
      vardır. Örneğin, kamu sektörünün uluslararası yolsuzluk indeks değerleri açısından
      yapılan sıralamada 2014 yılında 92 puanla Danimarka 1. sırada (en temiz ülke)
      iken, Türkiye 45 puanla 64. sırada (epey “kirli” bir kategoride) yer alabilmiştir. Aynı
      listede ilk 20 içinde bulunan ülkelerin (en temiz kamu sektörüne sahip 20 ülkenin)
      10 tanesinin Avrupa Birliği üyesi ülkeler olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin
      aldığı 45 puandan daha yüksek puan almış ülkeler arasında, adı pek duyulmamış
      Gana (48.), Porto Rico (63.), Bhutan (65.), Barbados (73.) gibi pek çok ülkenin
      de bulunması, bu anlamda sadece dünyanın önde gelen ülkelerinin değil, geriden
      gelenlerin bile epeyce bir gerisinde olduğumuzu göstermektedir.

        Beşeri gelişme veya insani kalkınma düzeyi açısından uluslararası karşılaştırma
      yapan başka endeksler de vardır. Bunlardan en tanınmış olanı ekonomik ve
      sosyal göstergeleri harmanlayan bir endeks olan BM İnsani Kalkınma Endeksi
      (Human Development Index/ HDI) açısından 2013 yılında Türkiye 69. sırada bulunmaktadır.
      Oysa Türkiye 2023 yılında dünyada ilk 10 ekonomi arasına girmeyi
      hedefleyen bir ülkedir. Dünyanın en ileri ekonomileri arasına girmek isteyen bir
      Türkiye'nin pek çok noktada durumunu iyileştirmesi gerektiği açıktır. Bu bağlamda
      Türkiye-AB ilişkilerinin pek çok eksende geliştirilmesi, ekonominin yanı sıra siyasi
      ve hukuki standartlarımızın da yükseltilmesi, dolayısıyla AB ödevlerinin ciddiye
      alınması gerektiğini bir kez daha vurgulamak gereklidir. Bu bağlamda 7 Haziran –
      1 Kasım 2015 döneminde yaşanan istikrarsızlık tecrübesi ve Suriye krizinin ulaştığı
      rahatsızlık verici boyutlardan sonra, 1 Kasım seçimleri sonucunda kurulan Dördüncü
      Ak Parti hükümetinin AB ile yeniden masaya oturması ve ilişkilerin iyileştirilmesi
      8 Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
      yönünde bazı adımlar atmış olması sevindiricidir. Küresel kriz perspektifinden Avrupa
      Birliği’nin sosyo-ekonomik durumunun incelenmesini içeren bu çalışma, bölgenin
      temel insani (veya İslami) ekonomik değerlerden veya sosyo ekonomik düzeyden
      bir kopma yaşandığı anlamına gelmemektedir.

        Bu çerçevede elinizdeki eser AB’yi küresel kriz öncesi ve sonrası gelişmeler
      bağlamında çeşitli açılardan değerlendirmektedir. Eserin bundan sonraki kısmı şu
      şekilde organize edilmiştir:

        1. Bölümde, Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mustafa
      ACAR, “Avrupa Birliği’nin Kuruluş Felsefesi Ve AB’yi Ortaya Çıkaran Koşullar:
      Tarihsel Arka Plan” başlıklı ilk bölüm yazısında Avrupa entegrasyonunun ortaya
      çıkış gerekçelerini tarihsel bir perspektiften değerlendirmiştir. Ona göre, sınırlardan
      arınmış birleşik bir Avrupa düşüncesi oldukça uzun bir geçmişe sahiptir.
      Bu kıta tarih boyunca sayısız savaş ve çatışmaya sahne olmuştur. Zaman zaman
      dini-kültürel, zaman zaman ekonomik ve siyasi karakteri öne çıkan bu çatışmalarda
      büyük can ve mal kayıpları söz konusu olmuş, bu kavgalardan ve
      bölünmüşlük ortamından rahatsızlık duyan bazı düşünürler, ilim ve siyaset
      adamları birleşik bir Avrupa özlemini ve hayalini dile getirmişlerdir. Bu çerçevede
      Avrupalı bazı düşünür ve devlet adamlarının hayallerini süsleyen 200 yıllık
      rüyanın gerçeğe dönüşmesi, bu doğrultuda gereken somut adımların atılması
      için 20. yüzyılın ortalarına kadar beklenmesi, birbirinden tahripkâr iki dünya savaşının
      acı tecrübesinin yaşanması gerekmiştir. Yüzlerce yıl Alman-Fransız,
      Fransız-İngiliz ve Alman-İngiliz rekabeti ve gerginliği başta olmak üzere, üzerinde
      yaşayan kavimlerin birbirleriyle dini-kültürel, siyasi ve ekonomik nedenlerle
      savaşmasından yorgun düşmüş Avrupa kıtası, 18. yüzyıldan itibaren filozofların
      zihninde yeşermeye başlayan barışçı ve birleşik Avrupa hayalinin gerçeğe dönüşmesi
      için gereken adımlara II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda tanık olacaktır.
      Bu anlamda II. Dünya Savaşı, Avrupa kıtasının tarihinde bir dönüm noktasıdır.
      Nitekim 1940’lı yılların sonları ve 50’li yılların başlarında atılan adımlar sonucunda
      AB projesinin somut bir varlığa büründüğü 20. yüzyılın ikinci yarısında
      Batı Avrupa’da savaş olmamıştır.

      2. Bölümde, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi SBF Öğretim üyesi Prof. Dr.
      Muhsin KAR, “Avrupa Borç Krizi ve Avrupa’nın Geleceği” başlıklı bölüm yazısı
      ile Avrupa kıtasında barışın korunması ve istikrarın sağlanması yolunda atılan
      kararlı adımlarla gerçekleştirilen Avrupa Birliği’nin (AB), ekonomik bütünleşmesini
      büyük ölçüde tamamlayıp siyasal bütünleşme yolunda da önemli mesafe
      kat ettiğini belirtmektedir. Yazara göre, 2008 finansal krizinin hızla gelişmiş ülkelere
      yayılarak küresel bir durgunluğa yol açması, Avrupa bütünleşmesinin zayıf
      yönlerini açık etmiştir. Finansal kriz ve küresel durgunluk, AB’nin özellikle güneyinde
      yer alan ülkelerin (Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya) makroekonomik
      yapılarındaki sorunları görünür hale getirmiştir. Bu ülkelerin krizden
      çıkması için gecikmeli de olsa uygulamaya konan istikrar programlarının görece
      başarısızlığı, genelde AB’nin ve özelde Avrupa Para Birliği’nin (APB) geleceğinin
      yaşamsal anlamda tartışılmasına neden olmuştur. Kriz sonrası yaşanan
      olaylar, Avrupa Birliği’nin Amerika’dan gelen dalgaya hazırlıksız yakalandığını
      ortaya koymuştur. Ayrıca AB’nin örgütlenme şeklinden kaynaklanan nedenlerGiriş
      ve Gerekçe 9
      den dolayı karar alma mekanizmalarının etkin çalışmaması ve gerekli önlemleri
      zamanında almaktan kaçınması, ülke bazlı sorunların birliğin geneline sirayet
      etmesine neden olmuştur. Ekonomik bütünleşmenin yıllar içinde derinleşmesine
      paralel olarak, AB ülkeleri arasında endüstri içi ve endüstriler arası ticaret oldukça
      yüksek seviyelere çıkmıştır. Birlik üyesi ekonomiler iç içe geçtiği için bir
      ülkenin iflası veya krizi, başta AB’nin merkez ülkeleri olmak üzere hemen hepsini
      şu veya bu şekilde derinden etkileyecektir. Borç krizinin oluşmasında ve krizden
      çıkış stratejisinin başarısız olmasında üye ülkeler kadar Avrupa bütünleşmesinin
      kurumsal yapısı ile Avrupa Para Birliği’nin (APB) mimarisinin de etkili
      olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda AB, hem kurtarma paketlerine mali açıdan
      kaynak sağlayabilecek tek kurum, hem de krizin derinleşmesinin ve yayılmasının
      ana nedeni olarak ortaya çıkmaktadır. Yazara göre, Yunanistan’ı kurtarmaya
      yönelik çabalar aynı zamanda Avro’yu da kurtarma çabasıdır.

      3. Bölümde, Aksaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erşan SEVER, “Finans
      Krizinden Avro Krizine: Türkiye-AB Üyelik Süreci Açısından Bir Değerlendirme”
      başlıklı bölüm yazısında, kuruluşundan bu yana farklı sorunlarla mücadele etmiş
      ve genelde başarılı olmuş AB’nin gelecekteki görünümü açısından Avro
      krizinin nasıl sonuçlanacağının büyük önem arz ettiğini vurgulamaktadır. Yazara
      göre, AB bölgede yaşanan sorunları çözme noktasında beklentilerin altında
      performans sergilemiştir. Zira Avro Krizi, Birlik içerisinde huzursuzlukları artırırken,
      aynı zamanda Birliğin gelecekte nasıl bir şekil alacağı konusunda da belirsizlikler
      meydana getirmektedir. Bu bağlamda, söz konusu krizin 2004 yılında
      AB’ye üyelik yolunda müzakerelerin başlatıldığı Türkiye’nin üyelik sürecine etkileri
      bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Çalışmanın ilk kısmında küresel
      finansal krizden Avro krizine geçiş süreci ele alınmış, daha sonra AB-Türkiye
      ilişkileri üzerinde durulmuş ve son olarak da krizin üyelik sürecine etkileri incelenmeye
      çalışılmıştır.

      4. Bölümde, Osmaniye Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali
      BORA “Avrupa Merkez Bankası: Ortak Para Politikasının Evrimi” başlıklı bölüm
      yazısında, Avrupa Birliği üyesi ülkelerde krizin kaynaklarının her ülke için farklılık
      gösterdiğini iddia etmektedir. Krizin temel kaynakları olarak kamu kaynaklı
      nedenler, bankacılık ve emlak sektöründeki zayıflıklardan kaynaklanan nedenler,
      cari açıktan kaynaklanan nedenler ve iç ve dış talebin yetersizliğini saymaktadır.
      Krizin tüm Euro bölgesini etkilemesinin sebepleri olarak; üye devletlerde
      ortak para biriminin kullanılması, finans ve reel sektörlerin entegrasyonunun
      olması, para politikasının Avrupa Merkez Bankası aracılığı ile yürütülüyor olması
      ve ülkelerin birbirlerine olan ekonomik bağımlılığının yüksek olmasının altı
      çizilmiştir. Ali Bora yazısında, kriz sürecinde Avrupa Merkez Bankası’nın çoğunlukla
      mali boyuta odaklandığı, finansal ihtiyaçların hesaplanması işlevini daha
      çok Avrupa Komisyonu ile IMF’nin yerine getirdiğini vurgulamaktadır. Avrupa
      Merkez Bankası destek programlarının bankacılık ve finans kısımları ile ilgilenmiş,
      banka mudilerinin korunması için faaliyetlerde bulunmuştur. Kriz sürecinde
      ilgili ülkelerin hükümetleri ve merkez bankaları tarafından bazı tedbirler alınmıştır.
      Bu tedbirler; bankaya sermaye enjeksiyonu, bankalara likidite temini, banka
      borçlarına ve mevduatlarına garanti verilmesi/artırılması, bankaların kamulaştı10
      Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
      rılması/satın alınması, banka birleşmeleri, faizlerin indirilmesi, açığa satışın
      yasaklanması ya da sınırlandırılması olarak sayılabilmektedir.

      5. Bölümde, Kara Harp Okulu öğretim elemanlarından Öğr. Gör. Ahmet
      Turan ÇETİNKAYA, “Euro Krizinin AB ve Türkiye Üzerindeki Etkileri: 2008 Küresel
      Krizi Bağlamında Bir Değerlendirme” başlıklı bölüm yazısında optimum
      para sahasını teorik ve Euro’nun kullanımı ile Euro krizinin AB ve Türkiye ekonomisine
      etkileri ekseninde incelemiştir. Bu bağlamda çalışmanın başlangıç
      kısmında optimum para sahasının teorik ve tarihsel gelişimi açıklanmıştır. İlerleyen
      bölümde bir optimum para sahası uygulaması olan Euro’nun kullanılmaya
      başlaması ve Euro’nun avantaj ve dezavantajları incelenmiştir. 2008 yılında
      yaşanan küresel finansal krizinin incelendiği bir sonraki bölümde bu krizin Avrupa
      borç krizine nasıl dönüştüğünü ve bu dönüşümün GIIPS ülkelerinde makro
      değişkenleri nasıl etkilediği araştırılmıştır. Son bölümde ise Türkiye ekonomisinin
      yaşanan bu krizden nasıl etkilendiği, başta ihracat ve ithalat olmak üzere,
      temel makroekonomik değişkenler bağlamında incelenmiştir. Ayrıca çalışmada
      literatüre ek olarak GIIPS ülkelerinde yaşanan krizin bu ülkeler temelinde Türkiye
      ekonomisine etkisi, portföy yatırımları ve doğrudan yabancı yatırımlar açısından
      tartışılmıştır.

      6. Bölümde, “Küresel Kriz Ve Avrupa Birliği: Sosyo-Ekonomik Etkiler”
      başlıklı yazısı ile Kafkas Üniversitesi Öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Âdem
      KARAKAŞ, Avrupa Birliği’nin, 2004’teki en büyük genişlemeden sonra, üye
      ülkelerin nüfus yoğunlukları ve ekonomik açıdan nispi olarak küçük ülkeleri bünyesine
      dâhil etmesine rağmen önemli bir sarsıntı yaşadığını vurgulamaktadır.
      Sosyal refah standardı olarak geri olan ülkelerin altyapıları için yapılan harcamalar
      ve yapısal uyum programları birliğin ekonomik hızını yavaşlatmıştır. Birlik,
      bu dönemden sonra küresel dalgalanmaların da etkisiyle bir dizi sınavla karşı
      karşıya kalmıştır. 2008 yılında başlayan küresel kriz, Ukrayna Krizi ve Turuncu
      Devrim, petrol fiyatlarındaki hızlı yükseliş, Çin’in dünya piyasalarında etkisi ve
      Arap Baharı sonrası göç dalgaları Birliğin sosyal ve ekonomik yapısını olumsuz
      etkilemiştir. Bu bölümde, AB’nin küresel dalgalanmaların etkisi ile yaşadığı sorunlar
      ve bu sorunların ortaya çıkardığı sosyal ve ekonomik sonuçlar ele alınmıştır.

      7. Bölümde, Kafkas Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Deniz ÖZYAKIŞIR
      ve Kırıkkale Üniversitesi’nden Arş. Gör. Fatma Pınar EŞSİZ’in birlikte kaleme
      aldıkları “Küresel Kriz Sonrası Avrupa Ortak Rekabet Politikası ve Türkiye” başlıklı
      bölüm yazısı yer almaktadır. Yazarlara göre, 1 Ocak 1958'de Roma Antlaşması'nın
      yürürlüğe girmesi, Avrupa Birliği Ortak Rekabet Politikası adına
      yaşanan en önemli gelişmelerden birisidir. Türkiye’de ise, Kanunda denetleyici
      ve düzenleyici bir kurum olarak öngörülen Rekabet Kurumu 1997 yılında faaliyetlerine
      başlamıştır. 3 Ekim 2005’te resmen başlayan Avrupa Birliği katılım
      müzakereleri kapsamında ayrı bir başlık altında ele alınan rekabet politikası için
      anti-tröst ve birleşmelerin kontrolü ile kamu teşebbüsleri ve kendilerine inhisari
      ve özel haklar tanınmış teşebbüsler gibi bazı özel alanlardaki uyumun yeterli
      düzeyde olduğu ilerleme raporlarında belirtilmektedir. Ancak rekabet politikası
      içinde düzenlenen devlet yardımları konusunda uyumun yeterli düzeyde olma
      ması ve yardımların denetlenememesi, hem Türkiye’nin bugüne kadar önemli
      gelişme gösterdiği “Rekabet Politikası” başlığının müzakerelere açılmasını engellemekte,
      hem de Birlik tarafından ülkemiz ürünlerine karşı birtakım ticari korunma
      önlemleri alınmasına neden olmaktadır. Yazarlara göre, Avrupa Birliği'nin
      devlet yardımları konusunda hassas davranmasının nedeni 2005 yılında kabul
      edilen Lizbon Stratejisinden beri Birlik içerisinde devlet yardımlarını azaltmanın
      hedeflenmesidir. Ancak Euro Alanının tarihindeki en büyük ekonomik daralmayı
      yaşamasına neden olan son ekonomik kriz, Avrupa Birliği içinde bazı istisnaların
      uygulanmasına neden olmuştur. Kriz sürecinde bazı üye ülkelerde kamu
      maliyesinin sürdürülebilirliğinin tehlikeye girmesi üzerine devlet yardımlarını da
      içeren oldukça yüksek bütçeli kurtarma planları geçici olarak devreye sokulmuştur.
      Ancak Komisyon devlet yardımları konusunda fikrini değiştirmemiş, yardımlara
      geçici olması, 6 ayda bir kendisine rapor verilmesi ve şeffaf olması kaydıyla
      izin vermiş, ayrımcılık veya tekelleşmeye yol açabilecek uygulamalara müsamaha
      göstermemiştir.

      8. Bölümde, Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Âdem ÜZÜMCÜ,
      “AB ve Türkiye’de Tarım: Niceliksel Bir Karşılaştırma ve Ortak Tarım Politikasında
      Küresel Kriz Sonrası Değişimler” başlıklı bölüm yazısı ile çalışmamıza
      katkıda bulunmaktadır. Bu yazıda, II. Dünya Savaşı’ndan sonra altı Avrupa ülkesinin
      kurduğu (bugün 28 ülkeye ulaşan) entegrasyonda ortak bir tarım pazarı
      kurmak üzere 1958’de bir araya gelindiği ve Ortak Tarım Politikasının (OTP)
      oluştuğu vurgulanmaktadır. O tarihten beri reforme edilen OTP’de tarımsal yapıda
      iyileşmeler sağlanmış, vaktiyle AB tarımda kendine yeterli değilken, bir
      süre sonra dünyanın en önemli işlenmiş tarım ürünleri ihracatçısı haline gelmiştir.
      Üzümcü’ye göre, AB’ye tam üye olma yolundaki Türkiye 1960’lardan günümüze
      tarımsal istihdamın fazlalığı ve tarımsal altyapının yeterince iyileştirilmemesi
      müzakere süreci ve OTP’ye uyumda en büyük sorun alanını oluşturabilecek
      gibi görünmektedir. Türkiye’nin AB ile karşılaştırıldığında tarımda altyapı,
      üretim ve verimlilik açısından görece geri olmasının önemli bir dezavantaj olduğunun
      vurgulandığı bu bölümde, Türkiye’nin tarımsal destekleme politikalarının
      OTP’ye uyumu yanı sıra, küresel tarım politikalarındaki değişime uyan biçimde
      rekabetçi olduğu kadar ülkemiz çiftçisinin gelir durumunu iyileştirecek, tarımsal
      yapıyı modernize edecek, tüketiciye güvenli ürünler sunacak tarımsal ürünler
      üreten kendine yeterli bir tarımsal yapıyı hedef alması gerektiği ifade edilmektedir.

      9. Bölümde, İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr.
      Şerife ÖZKAN’ın “Avrupa Enerji Politikalarının Geleceği: AB-Rusya Krizi Bağlamında
      Bir Değerlendirme” başlıklı yazısı AB’nin enerji yönünü masaya yatırmaktadır.
      Yazara göre, dünyanın en önemli enerji tüketicileri arasında yer alan
      AB-28, aynı zamanda dünyanın en büyük enerji pazarlarından bir tanesidir. Bu
      durumun en önemli sebebi, enerji kaynakları açısından kendine yetersiz olan
      Birlik için ithalat bağımlılığının bir zorunluluk olmasıdır. Avrupa coğrafyası her
      ne kadar dünyada enerji kaynakları açısından zengin coğrafyalara yakın olsa
      da, bu coğrafyalardaki istikrarsızlıklar AB’nin enerji güvenliği için de tehdit oluşturmaktadır.
      Bu coğrafyalardan bir tanesi olan Rusya Federasyonu (RF), AB’nin
      12 Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
      ham petrol, doğalgaz ve taşkömüründe birinci sıradaki tedarikçisidir. Benzer
      şekilde, AB de RF’nin enerji ticareti anlamında hem en büyük, hem de özellikle
      doğalgaza en fazla parayı ödeyen müşterisidir. Bu anlamda AB’nin enerji politikaları
      ve bu politikaların geleceği açısından RF ile AB arasındaki enerji diyaloğu
      dikkatle incelenmeye değerdir. Çünkü bu diyalog bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi
      doğurmakta ve bu ilişki de ekonomi ve dış politika gibi oldukça önemli başlıklarda
      taraflar nezdinde bir etkileşim yaratmaktadır.

      10. Bölümde, Celal Bayar Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Adnan
      ERDAL, “Avrupa Birliği’nde Vergi Sorunları: Genel Bir Bakış” adını taşıyan
      çalışmasında, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin kriz sonrası dönemde kamu maliyesini
      ilerletmek, büyüme ve istihdam oluşturmayı desteklemek, ekonomik istikrarı
      güçlendirebilmek adına başta para politikaları olmak üzere maliye politikalarının
      uygulanmasına yöneldiği ifade edilmektedir. Yazara göre, 2008 global krizinden
      çıkış ve toparlanma sürecinde vergi politikalarında reformlar yapılmaya çalışılmıştır.
      Yapılan ve/veya yapılması planlanan reformlar tüm üyelerin katılımını
      gerekli kılan bir durum olsa bile, Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerin birbirlerinden
      sosyo-ekonomik yapı itibariyle farklılık arz ediyor olmaları nedeniyle hedeflenen
      politikalara katılım, ülkenin koşullarına göre değişiklik gösterebilmektedir. Erdal’a
      göre, üye ülkelerde uygulanan vergi sistemlerinin yapı itibariyle farklı olması,
      vergi uyumunu zorlaştırmaktadır. Zaman ilerledikçe de “eşit ve tek oran”
      uygulamasının sağlanamadığı, sadece ülkelerin birbirlerine biraz yaklaşmış
      olduğu görülebilmektedir.

      11. Bölümde, Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Dilek
      Çetin, “AB Sanayi Politikası: 2008 Küresel Krizi Ekseninde Bir Analiz” başlıklı
      bölüm yazısında, AB sanayi politikasının AB’nin “sürdürülebilir rekabet gücünü”
      sağlamayı amaçlayan stratejilerce şekillendiğini belirtmektedir. 2008 Küresel
      Kriziyle birlikte sanayi politikası, işsizlik problemini çözmek ve sürdürülebilir
      ekonomik büyümeyi sağlamak için kullanılmaya başlanmıştır. 2008 Küresel Krizi
      AB içindeki bazı ülkeler için kısa dönemli şok iken bazı ülkeler için kalıcı hasarlar
      doğurmuş; bu ülkeler 2014 yılı itibariyle kriz öncesi döneme dönememişlerdir.
      Yazara göre, 2013 yılında uygulamaya konan RISE stratejisi uzun dönemli
      bir büyüme stratejisi olup başarılı olup olmayacağını zaman gösterecektir.

      12. Bölümde, Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet
      DİKKAYA ve Giresun Üniversitesi’nden Öğr. Gör. Özgür KANBİR’in birlikte ele
      aldıkları çalışma, “Türkiye-AB Gümrük Birliği: AB ile Müzakereler Öncesi ve
      Sonrası İçin Bir Analiz” başlığını taşımaktadır. Yazarlara göre, AB ile tam üyelik
      müzakerelerinin başladığı döneme kadar, Gümrük Birliği ile Türkiye’nin dış ticaret
      hacminin rakamsal olarak sürekli arttığı, ancak toplam dış ticaret içindeki
      payının oransal olarak sabit kaldığı gözlenmektedir. Müzakerelerin başladığı
      dönemden itibaren ise toplam dış ticaretteki genişlemeyle karşılaştırıldığında,
      Avrupa Birliği’yle olan dış ticaret hacminin görece azaldığı gözlenmiştir. Çalışmada
      bu farklılığın, yapısal bir değişime işaret edip etmediği sorusu üzerinde
      durularak, nedenleri tartışılmıştır. Dikkaya ve Kanbir’e göre, müzakere dönemi
      sonrasında Türkiye dış ticaretinde yeni pazarlar yaratmakta ve ihracat alanını
      çeşitlendirmektedir. Bu bağlamda Yakın ve Ortadoğu ile yapılan dış ticaret
      hacminde oransal olarak bir artış gözlenmektedir. Özellikle bir ihracat pazarı
      olarak bu bölge Türkiye açısından gittikçe daha önemli hale gelmiştir. Öte yandan
      Diğer Asya ülkeleriyle olan dış ticaret açıkları, sürekli yükselen ithalat kalemiyle
      giderek artmaktadır. Bu üç önemli değişkenin piyasalar ve sektörler bazındaki
      etkileri çalışmada tartışılmıştır. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olmadan
      Gümrük Birliğine geçmesi, AB’nin Asya ülkeleri gibi üçüncü ülkelerle yaptığı
      serbest ticaret anlaşmalarına “tâbi” olması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda
      Türkiye’nin dış ticaretindeki açıklar giderek artmakta ve gümrük duvarları
      Gümrük Birliği anlaşmasından dolayı etkisiz kalmaktadır. Bütün bunlara rağmen,
      GB konusundaki avantajlar ve dezavantajlar birlikte değerlendirildiğinde,
      Avrupa Birliği üyeliğinin, Türkiye’nin ekonomi politikası ve dış ticareti açısından
      önemli bir hedef olmaya devam ettiği anlaşılmaktadır.

      13. Bölüm adı altında incelenen son bölümde ise, Fatih Üniversitesi Öğretim
      Üyesi Doç. Dr. Havva ÇAHA, “Avrupa Birliği İstihdam Politikaları: Küresel
      Kriz Sonrası Gelişen Trendin Analizi” başlıklı çalışması ile Küresel Finansal
      Kriz’in, Avrupa Birliği üzerindeki istihdam piyasaları etkisini incelemektedir. Zira
      küreselleşmeyle birlikte özellikle büyük ülkelerde meydana gelen krizler, dünyanın
      diğer bölge ve ülkelerine de yansımakta ve olumsuz olarak etkilemektedir.
      Havva Çaha, 2007 yılında ABD’de ipotekli konut piyasasında başlayan krizin,
      bankacılık ve finans sektörünü de içine alarak genişlediğini vurguladıktan sonra
      krizin işgücü piyasalarındaki etkisi biraz gecikerek de olsa görülmeye başladığı
      ve çok sayıda kişinin işini kaybettiğini ifade etmektedir. Gerçekten, ABD kaynaklı
      kriz, 2008 yılından itibaren AB ülkelerini de etkilemeye başlamıştır. 2009 yılı
      itibari ile AB ülkelerinde durgunluk ve ona bağlı olarak işsizlik ortaya çıkmıştır.
      Bu son bölümde AB’nin kriz öncesi ve sonrası istihdam politikalarının ana unsurlarına
      değinilmiştir. Çalışmada, kriz döneminde uygulanan politikalar ve sonuçları
      hakkında değerlendirmeler yapılmış ve bölge içinde ülkelerin kriz yönetimindeki
      performansları analiz edilmiştir.

        Kitapla ilgili teknik sorumlulukları editörler olarak üstlenmeyi taahhüt
      ederken, bu çalışmada yer alan bölüm yazılarının akademik ve hukuki sorumluluklarının,
      bizzat yazarlarına ait olduğunu vurgulamamızda yarar bulunmaktadır.
      Kitabın, Avrupa ve bölgemizle ilgili çalışmalara, küçük de olsa bir katkı
      sunmasını, Türkiye’nin AB müzakere sürecinin hızlı bir şekilde ilerlemesine
      destek sağlamasını ve lisans/lisansüstü öğrenciler ile konuya ilgi duyan entellektüel
      okuyuculara yararlı olmasını diliyoruz.
       
      • Baskı Tarihi
      • 2016
      • Baskı Sayısı
      • 1. Baskı
      • Yayınevi
      • Savaş Yayınevi
      • Yazar
      • Prof.Dr. Mehmet Dikkaya - Prof. Dr. Mustafa Acar
      • Sayfa Sayısı
      • 288
      • Ebat
      • 16 x 24
      • Cilt
      • --
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786059293310
      MarkaSavaş Ders Kitapları
      Stok DurumuVar
      9786059293310

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.