Küresel Kriz Sonrası Avrupa Birliği - Mehmet Dikkaya, Mustafa Acar

Fiyat:
125,00 TL
İndirimli Fiyat (%5) :
118,75 TL
Kazancınız 6,25 TL
Geçici olarak temin edilememektedir. Temin edildiğinde

Bu ürünün yerine tercih edebileceğiniz ürünler

Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası Avrupa Birliği 

Mehmet Dikkaya - Mustafa Acar

 
GİRİŞ ve GEREKÇE
Küresel Kriz Sonrası Avrupa Birliği ve Entegrasyonun Temel Sorunları


  Avrupa Birliği (AB), nereden bakılırsa bakılsın, üzerine çok söz söylenebilecek
bir oluşumdur. Tek cümle ile kestirmeden söylemek gerekirse, AB’nin
“övülmesi ve takdir edilmesi gereken birçok yönü olduğu gibi, eleştirilebilecek
yönleri de olan önemli bir bölgesel bütünleşme projesi” olarak nitelendirilmesi
mümkündür.

  Her şeyden önce AB, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünyada ortaya çıkan
bölgesel entegrasyon projelerinin en kapsamlısı ve en başarılısıdır. AB’yi,
türünün en başarılı örneği saymamızı gerektiren nedenler arasında şunlar sayılabilir:

  - Üye ülkeler arasında kurulduğu günden bu yana savaş ve sınır anlaşmazlığının
   çıkmamış olması;
  - Etnik kökene dayalı iç çatışmalar dâhil ulus-devletin yol açtığı pek çok
    sorunla başarılı bir şekilde mücadele edebilmesi,
  - İktisadi bütünleşme adımlarının zamanla siyasi bütünleşmeye evrilmesi,
  - Üye ülkeler arasında sınırların fiilen kaldırılmış olması,
  - Üretim faktörlerinin, malların ve hizmetlerin en serbestçe dolaşabildiği
    ortak pazar olması,
  - 19 üye ülkenin –kimi sıkıntılarına rağmen- parasal birliği sağlamış ve
    ortak bir para birimini kullanabilir hale gelmiş olması.

  Buna karşılık her insani-toplumsal projenin olduğu AB’nin de kimi zaafları,
yetersizlikleri ve yüzleşmek zorunda olduğu sorunlar vardır. AB’nin tarihsel tecrübeler
ışığında bugün çözmekte yetersiz kaldığı ve hâlâ yüzleşmek zorunda
olduğu sorunlar arasında şunları saymak mümkündür:

  - Parasal birliğin sağlanıp da mali birliğin sağlanamamış olmasından
    kaynaklanan sorunlar,
  - Küresel ekonomik krizle nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda
    görüş birliği sağlanamamış olmasından kaynaklanan sorunlar,
  - Gerek kendi içinde Avrupalı olmayan göçmen nüfus, gerekse AB’ye
    göç etmek isteyen potansiyel göçmenleri kabul konusundaki sıkıntılar,
  - Siyasi anlamda bütünleşmeden uzak oluşu,
  - Dünyadaki gelişmeler karşısında kendi içinde birliği sağlamış sağlam
    bir irade ortaya koyamaması,
  - AB’nin sınırlarının nereye kadar genişlemesi gerektiği konusundaki
    belirsizlik ve tereddütlerden kaynaklanan sorunlar.

  Bunların her birinin detaylı olarak irdelenmesi kuşkusuz bir giriş yazısının
sınırlarını çok aşar, başlı başına bir kitabın konusu olabilir. Ayrıca, bu sorunların
bir kısmı doğrudan veya dolaylı olarak bu kitabın izleyen bölümlerinde zaten ele
alınacaktır. Dolayısıyla burada, AB’nin başarıları ve başarısızlıkları bağlamında
yukarıda sıralanan hususlara ancak satır başları halinde çok kısaca değinilecektir.

  AB’yi başarılı saymamızı gerektiren nedenleri doğru bir bağlama oturtmak
için, AB’nin –izleyen bölümde daha detaylı olarak irdelenen- doğduğu koşullara
bakmak gerekir. AB, insanlık tarihinin bugüne kadar görmüş olduğu en büyük
facia ve yıkım olan, tahminen 55 milyon insanın hayatını kaybettiği II. Dünya
Savaşı’nın hemen sonrasında kurulmuştur. Avrupalı bazı âkil insanların öncülüğünde,
yüzyıllardır birbiriyle savaşmış ama birbirlerini her bakımdan mahvetmekten
başka bir yere varamamış Avrupalı devletler arasında bir daha savaş
olmamasını temin etmek amacıyla, 1940’lı yılların ikinci yarısında bir dizi adım
atılmıştır. Bunların sonucunda 1951’de, Almanya ile Fransa’nın birbiriyle yeniden
çatışmasını engellemek üzere, kömür ve çelik gibi savaşın temel hammaddesi
olan kaynakların kontrolünün devletler-üstü bir organizasyona devredilmesini
öngören Avrupa Kömür ve Çelik Birliği (AKÇB) kurulmuştur.

  Aradaki küçük çaplı girişimleri bir kenara bırakarak söylersek, bundan
sonraki en önemli adım, 1957’de 6 ülke (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda,
Lüksemburg) arasında bir Serbest Ticaret Bölgesi oluşturmayı öngören
Avrupa Topluluğu’nun kurulmasıdır. 1960’lı yıllarda bir yandan –Topluluğun
kendi kendine yeterliliğini öngören- Ortak Tarım Politikası (OTP) oluşturulurken,
bir yandan da gümrük birliği tesis edilmiş, ortak pazarın yolları döşenmiştir.
1970’li yıllardan itibaren Topluluk kapılarını yeni üyelere açmış, 6’lar önce
9’lara, sonra 10 ve 12’lere, sonra 15’lere, sonra 25’lere, sonra 27’lere ve nihayet
28’lere evrilmiş; 2000’li yılların ikinci on yıllık diliminde 28 üyeli, 500 milyon nüfuslu
dev bir bölgesel bütünleşme projesi halini almıştır.

  En temel varlık nedeni olan “Avrupa’da bir daha savaş olmaması” açısından
bakıldığında Avrupa Birliği başarılı bir projedir. Gerçekten, kurulduğu günden
bu yana AB üyesi ülkeler arasında bir daha savaş olmamıştır. AB dışında,
ama Avrupa kıtası içinde kalan coğrafi alanda II. Dünya Savaşı’ndan sonra sadece
iki kez savaş olmuştur: Bosna savaşı (1994-96) ve Ukrayna savaşı (2015).

  Bunların birincisi, Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra dağılan parçaların
yeni yörüngelerini bulma sürecinde Sırbistan’ın Bosna’yı işgal ve yok
etme çabalarının sonucudur. İkincisi ise, Rusya’nın Ukrayna’yı Batı blokuna
kaptırmama çabalarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. AB’nin her iki konuda da
başarılı bir sınav verdiği söylenemez. Dolayısıyla, “Avrupa’da savaş olmaması”
bağlamında kendi bölgesi sınırları içinde AB’yi başarılı, ama yanı başındaki
krizlere barışçı çözüm üretme konusunda başarısız saymak gerekir.

  Öte yandan AB’nin takdirle anılması gereken yönlerinden biri de ulusdevletin
yarattığı sorunların önemli ölçüde üstesinden gelinmesi ve pek çok
farklı etnik unsuru bir arada, barış içinde yaşatmayı başarmasıdır. AB üyesi
ülkelerin hiçbiri, kendi içinde homojen bir nüfusa sahip değildir. Sadece üye ülke
sayısı üzerinden gidilse AB içinde 28 farklı millet vardır. Bir de her bir üye ülkenin
kendi içindeki farklı etnik unsurları dikkate alındığında, sayısı yüzü aşan
farklı etnik, dini ve kültürel unsur, cemaat, ya da topluluğun yaşadığı bir kültürel
mozaikle karşılaşılmaktadır. Buna bir de Türkler başta olmak üzere Avrupa kıtası
dışından, çoğunlukla Asya ve Afrika’dan gelen göçmenler eklendiğinde, manzara
daha da renklenmektedir. Bu kadar farklı ülkeyi ve bu kadar farklı etnik,
dini ve kültürel unsuru bir arada barış içinde yaşatabilmek kolay iş değildir.
Ulus-devletin yarattığı sorunlarla başa çıkma bağlamında, her şeye rağmen
AB’yi başarılı saymak gerekir.

  Çok fazla uzağa gitmeye gerek yok; kendi ülkemizden bir örnek verelim:
Türkiye'de Türkler ile Kürtleri bir arada barış içinde yaşatmayı henüz başarabilmiş
değiliz. Cumhuriyetin 100 yaşına yaklaştığı bir dönemde hâlâ etnik kökenli
terör sorunuyla boğuşuyoruz. Ak Parti hükümetlerinin inisiyatifiyle başlatılan
Çözüm Süreci’ne sevinmiş, “nihayet farklı etnik unsurlarla anayasal vatandaşlık
temelinde yeni bir birlik tesis edip bir arada barış içinde yaşayacağız” diye heyecanlanmıştık.
Oysa 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında siyasi istikrarın kısmen
örselenmesiyle terör yeniden hortladı, başladığımız noktaya, önemli oranda
geri döndük. Ayrıca yakın zamana kadar kendi ülkemizde başörtüsüyle üniversiteye
gidemeyen kız öğrencilerin Avrupa’ya eğitim amaçlı olarak gittiğini, AB
ülkelerindeki Türk vatandaşlarının, yabancı bir kültür ortamında bulunuyor olmalarına
rağmen, pek çok açıdan Türkiye'deki akrabalarından daha rahat koşullar
içinde yaşadığını da unutmayalım. Bir başka deyişle, atalarımızın tavsiyesine
kulak verelim: “Çuvaldızı başkalarına batırmadan, önce iğneyi kendimize bir
bizleyelim.” AB’yi Avrupalı olmayanlara karşı uyguladığı politikalardan dolayı
eleştirirken, cesaretle kendi durumumuza bakmayı da ihmal etmeyelim…

  İktisadi bütünleşme olgusu, hiç kuşkusuz AB’nin en başarılı olduğu alanların
başında gelmektedir. Bu örgüt esas itibariyle bir iktisadi bütünleşme projesi
olarak başlamış, daha sonra bir siyasi bütünleşme projesine dönüşmüştür. İktisadi
bütünleşmenin başlıca evreleri serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği, ortak
pazar, parasal birlik ve tam ekonomik bütünleşme olarak sayılabilir. AB bunlardan
dördüncüsüne erişebilmiş bir birlik olup, dünyada bu düzeyde bütünleşme
sağlayabilmiş başka bir bölgesel entegrasyon örneği yoktur.

  1957’de kurulan serbest ticaret bölgesi (üyelerin kendi aralarında dış ticareti
serbest hale getirmeleri), 1960’lı yıllarda gümrük birliğine (üyeler arasında
tarifeler sıfırlanırken birlik dışındaki ülkelere karşı ortak gümrük tarifesi uygulanması),
1980’li yıllarda ortak pazara (üyeler arasında mallar ve hizmetlerin
yanı sıra, üretim faktörlerinin yani sermaye ve işgücünün de serbest dolaşımı),
2000’li yıllarda da parasal birliğe (para politikasının ortaklaştırılıp tek bir para
biriminin kullanımı) dönüşmüştür. Devam etme cesareti ve iradesi gösterebilirlerse
AB için bir sonraki hedef maliye politikalarının da ortaklaştırılıp tam ekonomik
bütünleşmeye gitmektir. AB’nin bugün yaşadığı sorunların birçoğu esasen
bu noktada düğümlenmektedir. Parasal birlik olup da mali birliğin olmaması,
ortak bir para kullanırken herkesin kendi keyfine göre bütçe politikaları uygulayabilmesi,
dolayısıyla, iç ve dış açıklar ile borçlanma ve vergilendirme politikalarının
uyumsuzluğu ciddi sıkıntılar yaratmaktadır.

  Atalarımız “İtimâdı lütuf sanıp borca sarılma, bir gün istenecektir sakın
darılma” demişler; Yunanistan ve –İrlanda ile birlikte- İtalya, Portekiz ve İspanya
gibi, esas itibariyle Akdeniz ülkeleri, başta Almanya olmak üzere birliğin öteki
ülkelerinden ölçüsüz biçimde borçlanmalarının bedelini 2008-2009 küresel ekonomik
krizi gelip çatınca ağır bir şekilde ödemeye başlamışlar; kendileriyle birlikte
AB’yi de krize sürüklemişlerdir. Bugün AB küresel ekonomik krizin sarsıntılarını
hâlâ atlatabilmiş değildir. Son aylarda AB gündemindeki en önemli konu,
Yunanistan’ın borç sorununun ne olacağı, bu ülkenin Euro bölgesi hatta büsbütün
Birlik dışına atılıp atılmayacağı konusudur. Genç ve atak bir siyasi lider olarak
Çipras’ın Yunanistan’da iktidara gelmesiyle AB’ye rest çekilip borçların
ödenmeyeceği ve aynen yola devam edileceği hayaline kapılanlar, son aylarda
Almanya, AB ve IMF kapılarında “borç yeniden yapılandırması” görüşmeleri acı
gerçeğiyle karşılaşmışlardır. Kıssadan hisse: kimse kimseyi “babasının hayrına”
kıyamete kadar bedava beslemez; herkes kendisi çalışmak ve üretmek zorundadır.
Çalışıp üretmez, ödeme gücünüzle mütenasip olmayan ölçülerde borca
girerseniz, günün birinde krize düşmeniz kaçınılmazdır. Bu ilke bireyler için geçerli
olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. “Ekonominin demir kanunları” ya da
“iktisadın evrensel yasaları” diyebileceğimiz kurallar arasında, üretimle tüketim
arasında denge kurma, “ayağını yorganına göre uzatma” ve çevrilemeyecek
borcun altına girmeme kuralı da vardır.

  AB’nin başarısızlığa uğradığı ya da zafiyet gösterdiği konuların başında
göçmen politikaları gelmektedir. AB ne yazık ki Avrupa kökenli farklı etnik unsur
ya da milletleri önemli ölçüde kaynaştırmayı, AB vatandaşlığı şemsiyesi altında
bir arada barış içinde yaşatmayı başarmış olmakla birlikte, Avrupa kökenli olmayan
(daha ayrıntıya inersek, beyaz ve Hıristiyan olmayan), bir kısmı hâlihazırda
Avrupa’da yerleşik, bir kısmı sınır kapılarına dayanmış göçmenler ve sığınmacılara
karşı nasıl insanca muamele yapabileceği konusunda sağlıklı politikalar
üretebilmiş değildir.

  Buna ek olarak, özellikle ekonomik krizin tavan yaptığı dönemler başta
olmak üzere, AB ülkelerinde zaman zaman hortlayan ırkçı-faşist hareketlere göz
yumulmakta, göçmenlerin ülkelerine geri gönderilmesi talepleri siyasi mahfillerde
ne yazık ki karşılık bulmaktadır. Bu satırların yazarları olarak komploculuk
konusunda mesafeli olsak da, unutulmaması gereken bir gerçek şudur: Avrupa’nın
bugünkü zenginliği ve refahı, sadece Avrupalının zekâsı ve Avrupa kıtasının
doğal zenginlikleriyle yaratılmış bir olgu değildir; başta Amerika’nın keşfinden
sonra yeni dünyadan taşınan kıymetli madenler, köle ticaretiyle sağlanan
bedava Afrikalı işgücü, Asya’dan sağlanan hammadde, Ortadoğu’dan gelen
petrol gibi, sömürgecilik sürecinde Avrupa’ya aktarılan, başka kıtaların beşeri ve
doğal kaynaklarının da Avrupa’nın zenginliğinde azımsanamayacak bir payı
vardır. Bu bağlamda esasen dünyanın küresel çapta bugün karşı karşıya olduğu
en temel sorunlardan biri, yeryüzündeki zenginlik ve refahın adil bölüşümü sorunudur.

  Avrupa ve Batı ya bu soruna (refahın adil paylaşımı sorununa) insani bir
çözüm bulmak, ya da kapısına dayanan göçmen ve sığınmacılara kapılarını
açmak zorundadır. Geçtiğimiz günlerde Akdeniz sahillerine cesedi vuran 3 ya
şındaki Aylan adındaki çocuğun trajedisi bütün insanlık için utanç verici bir
manzaradır; daha çok da Avrupalı yöneticileri ahlâkî ve vicdani sorumluluk altına
sokan bir trajedidir. Zira küçük Aylan’ın da aralarında olduğu on binlerce
insan her yıl kendi ülkelerini terk edip Avrupa kapılarına dayanmaktadır. Neden?

  Başlıca iki nedenle... Birincisi, hâlihazırda göçmenlerin kendi ülkelerinde
fiili bir savaş ortamı vardır. Avrupa’nın da aralarında olduğu küresel güçler enerji
güvenliği, petrol, doğal gaz ve başka zenginlik kaynaklarına erişim için oralarda
acımasız bir savaşı körükledikleri veya silah ve lojistik destekle savaşı sürdürülebilir
kıldıkları için bu insanların ülkeleri yaşanamaz duruma gelmiştir; insanların
çoğu için ülkelerini terk etmekten başka çare kalmamıştır. İkincisi, kişi başına
gelir, yaşam koşulları, sağlık ve eğitim imkânları bakımından Avrupa (ve Amerika)
ile kendi ülkeleri arasındaki refah ve gelişmişlik farkı o kadar büyüktür ki,
genç insanlar bu refah farkını görünce kendi ülkesinden bir an önce kendini
dışarıya atmak zorunda hissetmektedir.

  Küreselleşmenin duvarları dümdüz etmesi, internet başta olmak üzere
ulaşım, haberleşme ve iletişim olanaklarının insanlara sınırların öte yakasındaki
koşulları yakinen görebilir hale getirmesi bu süreci, yani dünyanın yoksul ve
karışık bölgelerinden zengin ve istikrarlı bölgelerine doğru insan akışını hızlandırmaktadır.
Kısaca bu sorun bir insanlık sorunudur; dünyanın küresel güçleri,
Ortadoğu, Asya ve Afrika’nın doğal zenginlikleri ve nitelikli insan gücünden hâlihazırda
yararlanan, mevcut zenginliklerini kısmen bunlara borçlu olan Avrupa
ve Amerika iki şeyi aynı anda yapmalıdır: Birincisi, işgücünün serbest dolaşımının
önündeki engelleri kaldırmak, göçmenlere eşit vatandaşlık hakkı tanımak,
gelenlere insanca muamele etmek... İkincisi, Ortadoğu ve Afrika başta olmak
üzere kendi kıtası dışındaki bölgeleri, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere,
doğal kaynakların kontrolü ve sömürüsü uğruna bölgedeki diktatörlük rejimlerini
ve askeri darbeleri desteklemekten, kendi halkına zulmeden diktatörlerle iş tutmaktan
vazgeçmek.

  Toparlamak gerekirse, Avrupa Birliği, bugün dünyadaki en kıdemli ve en
kapsamlı bölgesel bütünleşme projesidir. Avrupa’da bir daha savaş olmaması
amacıyla yola çıkmış, bu amacını büyük ölçüde başarmış, İktisadi bütünleşme
projesi olarak başlamış siyasi bütünleşme projesine dönüşmüştür. Bazı yönlerden
başarılı olurken, bazı yönlerden aynı başarıyı gösterememiş, kimi ciddi
sorunlarla boğuşan bir birliktir. AB’yi bütün sorunların çözüldüğü bir dünya cenneti
olarak görmek ne kadar gerçekçi değilse, kimi sorunlarla karşı karşıya diye
yarın dağılacak bir kırılgan topluluk olarak görmek de o kadar gerçekçi olmaktan
uzaktır. AB’yi elbette yeri geldikçe eleştirmeli, yüzleşmek zorunda olduğu sorunları
mümkün olduğunca bilimsel ve objektif bir temelde eleştirel bir tahlil ve değerlendirmeye
tabi tutmalıyız. Ancak bunu yaparken ideolojik veya siyasi taassubu
bir kenara bırakabilmeli, uçuk komplo teorilerinden uzak durmalı, zaman
zaman benzer konularda aynayı kendimize tutmayı bilmeliyiz.

  Bu çerçevede elinizdeki kitap, kriz öncesi ve sonrası AB’yi çeşitli açılardan
değerlendiren, AB’nin krizden ne kadar etkilendiğini tahlil eden yazılardan
6 Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
oluşan bir derlemedir. Böyle bir derleme kitap çalışmasının ortaya çıkma nedeni,
hem küresel kriz sonrası Avrupa Birliği’nin yeni bir fotoğrafını çekmeye çalışmak,
hem de küresel kriz sonrası Türkiye kamuoyunda ve siyasetinde etkinliği azalan
böylesine önemli bir entegrasyon üzerine dikkatleri yeniden çekmeye çalışmaktır.
Avrupa Birliği’nin genel olarak serencamını ve yapısını ele alıp inceleyen, piyasada
çok sayıda Türkçe eser bulunmasına rağmen küresel kriz gibi spesifik bir olayın
öncesi ve sonrasının bu entegrasyon düzleminde özel olarak incelendiği çalışmaların
sayısı oldukça sınırlıdır. Ya da bazı köşe yazarlarının kalemlerinin gücü ile sınırlı
kalmaktadır.

  Öte yandan, Türkiye siyasetinde 3 dönem üst üste iktidar olma başarısı göstererek
büyük bir rekora imza attıktan ve önemli sayılabilecek ekonomik başarılar
elde ettikten sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönetici elitlerinin gözünde ve
Türkiye’de büyük bir çoğunluğa ulaşan kamuoyu nezdinde küçümsenmeye başlanan
Avrupa Birliği’ne farklı bir pencereden tekrar bakmak ihtiyacının ortaya çıkması
da bu kitabın şekillenmesinde etkili olmuştur. Zira mevzii bazı ekonomik başarıları
“büyük bir gurur vesilesi” olarak ön plana taşıyan Türkiye’deki hâkim zihniyet Avrupa
entegrasyonunun bütüncül başarılarındaki arka planı görmek konusunda oldukça
isteksizdir. Avrupa’yı geleneksel “emperyalist paradigma” ekseninde değerlendirmeye
alışmış bu zihniyetin, “insani ve İslami değerler” bağlamında Türkiye’de
zihinsel bir değişimin ortaya çıkmasına öncülük etmekte zorlandığı anlaşılmaktadır.
Evrensellik düzleminde kendini sürekli ispat eden gerçek dini değerleri öne çıkarmak
ve İslam dünyasında bir zihniyet dönüşümüne öncülük etmek varken, geleneksel
dini-cemaat ilişkilerinin yaygınlaştırılması yönünde tercihlerle Türkiye'deki
yeni iktidar seçkinlerinin “kendi cemaatini inşa eden” bir patikaya yönelmesi” gerçeği
ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.

  AB’yi küçümseyen ve AB reformlarını gündeminden çıkaran bir Türkiye'nin
“İslamilik derecesi” acaba AB’den daha iyi durumda mıdır? Avrupa Birliği’ni bu anlamda
da bir başarı öyküsü olarak algılamaya neden olacak hususlardan birisi,
George Washington Üniversitesi’nden iki akademisyenin “An Economic Islamicity
Index (EI2)” başlıklı çalışmaları olmuştur.? 2010 yılında yayımlanan çalışmaya göre,
11 Eylül olaylarının gölgesinde din ile iktisat, politika ve sosyal davranışlar arasındaki
küresel belirsizlik, düşmanlık ve korku duyguları yeniden başlamıştır. Özellikle,
dinin ekonomik, sosyal ve politik performans üzerinde büyük etkisi olduğu (ya da
tersi) söylenebilir. Bu çalışmada, dinin ekonomik performans üzerindeki etkisinin
test edilmesinden önce, ekonomik gelişmenin din üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Bu
eksende, İslam ülkelerinin ne kadar “İslâmi” olduğu ya da “İslamilik derecesi” bağlamında
yerlerinin neresi olduğu merak konusu olmuştur. Scheherazade ve Askari’nin
çalışması, temel düzeyde geliştirilmiş bir Ekonomik İslamilik İndeksi (EI2) kendilerini
İslam ülkesi olarak deklare eden ülkelerin, İslami doktrinler ve ilkelere bağlılıklarını
test etmiştir. Bu bağlamda sadece Müslüman oldukları iddiasındaki ülkeleri
değil, dünyadaki 208 ülkenin İslami ekonomik ilkelere bağlılığını 113 farklı değişkeni
dikkate alarak ölçen bu çalışmanın bulguları genelde İslam ülkeleri, özelde Türkiye
ve son birkaç yıldır sürekli küçümsediği Avrupa Birliği bağlamında oldukça trajik
sonuçlar ortaya koymuştur. Çünkü 208 ülke arasında en iyi skoru yakalamış İslam
ülkesi olan Malezya, ancak 33. sırada kendine yer bulabilmiştir. Türkiye’nin aynı
sıralamadaki yeri ise ancak 71’dir.

  Devam edelim. Aynı çalışmada, İslami ekonomik değerler ve prensipler ile
ölçüldüğü zaman ilk sırada yer alan ülkeler acaba hangileridir? Bu sorunun cevabı,
Müslüman dünya ile “diyar-ı küfür” olarak küçümseme eğiliminde olduğumuz dünya
arasındaki, kendi savunduğumuz değerlere yakınlık bağlamındaki yaman çelişkiyi
gözler önüne serer durumdadır: İslami ekonomik değerlere uygunluk bakımından ilk
20 içinde yer alan ülkeler arasında 12 tanesi Avrupa Birliği üyesidir! Bu tablo göstermektedir
ki, gelişme, kalkınma, özgürlük, teşebbüs hürriyeti ve refahın adaletli
dağılımı gibi konularda, son birkaç yıldır sürekli küçümsenen, müzakerelerin ayak
sürüyerek devam ettirilmeye çalışıldığı Avrupa coğrafyası, halen kendi değerlerimizin
temsili açısından bile örnek olabilecek birçok özellik göstermektedir.

  Kuşkusuz, tek bir çalışmanın sonuçlarının ne kadar güvenilir olabileceğine
ilişkin zihnimizde bazı soru işaretleri ortaya çıkabilir. İki Müslüman akademisyen
tarafından hazırlanan bu çalışmanın sonuçları tartışılabilir de... Ancak –ekonomik
özgürlükler, yolsuzluk algısı, rekabet gücü gibi- buna benzer diğer birçok uluslararası
endeksteki yerimizin de bundan pek farklı olmadığı gerçeğini hatırlamakta yarar
vardır. Örneğin, kamu sektörünün uluslararası yolsuzluk indeks değerleri açısından
yapılan sıralamada 2014 yılında 92 puanla Danimarka 1. sırada (en temiz ülke)
iken, Türkiye 45 puanla 64. sırada (epey “kirli” bir kategoride) yer alabilmiştir.?? Aynı
listede ilk 20 içinde bulunan ülkelerin (en temiz kamu sektörüne sahip 20 ülkenin)
10 tanesinin Avrupa Birliği üyesi ülkeler olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin
aldığı 45 puandan daha yüksek puan almış ülkeler arasında, adı pek duyulmamış
Gana (48.), Porto Rico (63.), Bhutan (65.), Barbados (73.) gibi pek çok ülkenin
de bulunması, bu anlamda sadece dünyanın önde gelen ülkelerinin değil, geriden
gelenlerin bile epeyce bir gerisinde olduğumuzu göstermektedir.

  Beşeri gelişme veya insani kalkınma düzeyi açısından uluslararası karşılaştırma
yapan başka endeksler de vardır. Bunlardan en tanınmış olanı ekonomik ve
sosyal göstergeleri harmanlayan bir endeks olan BM İnsani Kalkınma Endeksi
(Human Development Index/ HDI) açısından 2013 yılında Türkiye 69. sırada bulunmaktadır.
Oysa Türkiye 2023 yılında dünyada ilk 10 ekonomi arasına girmeyi
hedefleyen bir ülkedir. Dünyanın en ileri ekonomileri arasına girmek isteyen bir
Türkiye'nin pek çok noktada durumunu iyileştirmesi gerektiği açıktır. Bu bağlamda
Türkiye-AB ilişkilerinin pek çok eksende geliştirilmesi, ekonominin yanı sıra siyasi
ve hukuki standartlarımızın da yükseltilmesi, dolayısıyla AB ödevlerinin ciddiye
alınması gerektiğini bir kez daha vurgulamak gereklidir. Bu bağlamda 7 Haziran –
1 Kasım 2015 döneminde yaşanan istikrarsızlık tecrübesi ve Suriye krizinin ulaştığı
rahatsızlık verici boyutlardan sonra, 1 Kasım seçimleri sonucunda kurulan Dördüncü
Ak Parti hükümetinin AB ile yeniden masaya oturması ve ilişkilerin iyileştirilmesi
8 Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
yönünde bazı adımlar atmış olması sevindiricidir. Küresel kriz perspektifinden Avrupa
Birliği’nin sosyo-ekonomik durumunun incelenmesini içeren bu çalışma, bölgenin
temel insani (veya İslami) ekonomik değerlerden veya sosyo ekonomik düzeyden
bir kopma yaşandığı anlamına gelmemektedir.

  Bu çerçevede elinizdeki eser AB’yi küresel kriz öncesi ve sonrası gelişmeler
bağlamında çeşitli açılardan değerlendirmektedir. Eserin bundan sonraki kısmı şu
şekilde organize edilmiştir:

  1. Bölümde, Necmettin Erbakan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mustafa
ACAR, “Avrupa Birliği’nin Kuruluş Felsefesi Ve AB’yi Ortaya Çıkaran Koşullar:
Tarihsel Arka Plan” başlıklı ilk bölüm yazısında Avrupa entegrasyonunun ortaya
çıkış gerekçelerini tarihsel bir perspektiften değerlendirmiştir. Ona göre, sınırlardan
arınmış birleşik bir Avrupa düşüncesi oldukça uzun bir geçmişe sahiptir.
Bu kıta tarih boyunca sayısız savaş ve çatışmaya sahne olmuştur. Zaman zaman
dini-kültürel, zaman zaman ekonomik ve siyasi karakteri öne çıkan bu çatışmalarda
büyük can ve mal kayıpları söz konusu olmuş, bu kavgalardan ve
bölünmüşlük ortamından rahatsızlık duyan bazı düşünürler, ilim ve siyaset
adamları birleşik bir Avrupa özlemini ve hayalini dile getirmişlerdir. Bu çerçevede
Avrupalı bazı düşünür ve devlet adamlarının hayallerini süsleyen 200 yıllık
rüyanın gerçeğe dönüşmesi, bu doğrultuda gereken somut adımların atılması
için 20. yüzyılın ortalarına kadar beklenmesi, birbirinden tahripkâr iki dünya savaşının
acı tecrübesinin yaşanması gerekmiştir. Yüzlerce yıl Alman-Fransız,
Fransız-İngiliz ve Alman-İngiliz rekabeti ve gerginliği başta olmak üzere, üzerinde
yaşayan kavimlerin birbirleriyle dini-kültürel, siyasi ve ekonomik nedenlerle
savaşmasından yorgun düşmüş Avrupa kıtası, 18. yüzyıldan itibaren filozofların
zihninde yeşermeye başlayan barışçı ve birleşik Avrupa hayalinin gerçeğe dönüşmesi
için gereken adımlara II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda tanık olacaktır.
Bu anlamda II. Dünya Savaşı, Avrupa kıtasının tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Nitekim 1940’lı yılların sonları ve 50’li yılların başlarında atılan adımlar sonucunda
AB projesinin somut bir varlığa büründüğü 20. yüzyılın ikinci yarısında
Batı Avrupa’da savaş olmamıştır.

2. Bölümde, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi SBF Öğretim üyesi Prof. Dr.
Muhsin KAR, “Avrupa Borç Krizi ve Avrupa’nın Geleceği” başlıklı bölüm yazısı
ile Avrupa kıtasında barışın korunması ve istikrarın sağlanması yolunda atılan
kararlı adımlarla gerçekleştirilen Avrupa Birliği’nin (AB), ekonomik bütünleşmesini
büyük ölçüde tamamlayıp siyasal bütünleşme yolunda da önemli mesafe
kat ettiğini belirtmektedir. Yazara göre, 2008 finansal krizinin hızla gelişmiş ülkelere
yayılarak küresel bir durgunluğa yol açması, Avrupa bütünleşmesinin zayıf
yönlerini açık etmiştir. Finansal kriz ve küresel durgunluk, AB’nin özellikle güneyinde
yer alan ülkelerin (Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya) makroekonomik
yapılarındaki sorunları görünür hale getirmiştir. Bu ülkelerin krizden
çıkması için gecikmeli de olsa uygulamaya konan istikrar programlarının görece
başarısızlığı, genelde AB’nin ve özelde Avrupa Para Birliği’nin (APB) geleceğinin
yaşamsal anlamda tartışılmasına neden olmuştur. Kriz sonrası yaşanan
olaylar, Avrupa Birliği’nin Amerika’dan gelen dalgaya hazırlıksız yakalandığını
ortaya koymuştur. Ayrıca AB’nin örgütlenme şeklinden kaynaklanan nedenlerGiriş
ve Gerekçe 9
den dolayı karar alma mekanizmalarının etkin çalışmaması ve gerekli önlemleri
zamanında almaktan kaçınması, ülke bazlı sorunların birliğin geneline sirayet
etmesine neden olmuştur. Ekonomik bütünleşmenin yıllar içinde derinleşmesine
paralel olarak, AB ülkeleri arasında endüstri içi ve endüstriler arası ticaret oldukça
yüksek seviyelere çıkmıştır. Birlik üyesi ekonomiler iç içe geçtiği için bir
ülkenin iflası veya krizi, başta AB’nin merkez ülkeleri olmak üzere hemen hepsini
şu veya bu şekilde derinden etkileyecektir. Borç krizinin oluşmasında ve krizden
çıkış stratejisinin başarısız olmasında üye ülkeler kadar Avrupa bütünleşmesinin
kurumsal yapısı ile Avrupa Para Birliği’nin (APB) mimarisinin de etkili
olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda AB, hem kurtarma paketlerine mali açıdan
kaynak sağlayabilecek tek kurum, hem de krizin derinleşmesinin ve yayılmasının
ana nedeni olarak ortaya çıkmaktadır. Yazara göre, Yunanistan’ı kurtarmaya
yönelik çabalar aynı zamanda Avro’yu da kurtarma çabasıdır.

3. Bölümde, Aksaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erşan SEVER, “Finans
Krizinden Avro Krizine: Türkiye-AB Üyelik Süreci Açısından Bir Değerlendirme”
başlıklı bölüm yazısında, kuruluşundan bu yana farklı sorunlarla mücadele etmiş
ve genelde başarılı olmuş AB’nin gelecekteki görünümü açısından Avro
krizinin nasıl sonuçlanacağının büyük önem arz ettiğini vurgulamaktadır. Yazara
göre, AB bölgede yaşanan sorunları çözme noktasında beklentilerin altında
performans sergilemiştir. Zira Avro Krizi, Birlik içerisinde huzursuzlukları artırırken,
aynı zamanda Birliğin gelecekte nasıl bir şekil alacağı konusunda da belirsizlikler
meydana getirmektedir. Bu bağlamda, söz konusu krizin 2004 yılında
AB’ye üyelik yolunda müzakerelerin başlatıldığı Türkiye’nin üyelik sürecine etkileri
bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Çalışmanın ilk kısmında küresel
finansal krizden Avro krizine geçiş süreci ele alınmış, daha sonra AB-Türkiye
ilişkileri üzerinde durulmuş ve son olarak da krizin üyelik sürecine etkileri incelenmeye
çalışılmıştır.

4. Bölümde, Osmaniye Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali
BORA “Avrupa Merkez Bankası: Ortak Para Politikasının Evrimi” başlıklı bölüm
yazısında, Avrupa Birliği üyesi ülkelerde krizin kaynaklarının her ülke için farklılık
gösterdiğini iddia etmektedir. Krizin temel kaynakları olarak kamu kaynaklı
nedenler, bankacılık ve emlak sektöründeki zayıflıklardan kaynaklanan nedenler,
cari açıktan kaynaklanan nedenler ve iç ve dış talebin yetersizliğini saymaktadır.
Krizin tüm Euro bölgesini etkilemesinin sebepleri olarak; üye devletlerde
ortak para biriminin kullanılması, finans ve reel sektörlerin entegrasyonunun
olması, para politikasının Avrupa Merkez Bankası aracılığı ile yürütülüyor olması
ve ülkelerin birbirlerine olan ekonomik bağımlılığının yüksek olmasının altı
çizilmiştir. Ali Bora yazısında, kriz sürecinde Avrupa Merkez Bankası’nın çoğunlukla
mali boyuta odaklandığı, finansal ihtiyaçların hesaplanması işlevini daha
çok Avrupa Komisyonu ile IMF’nin yerine getirdiğini vurgulamaktadır. Avrupa
Merkez Bankası destek programlarının bankacılık ve finans kısımları ile ilgilenmiş,
banka mudilerinin korunması için faaliyetlerde bulunmuştur. Kriz sürecinde
ilgili ülkelerin hükümetleri ve merkez bankaları tarafından bazı tedbirler alınmıştır.
Bu tedbirler; bankaya sermaye enjeksiyonu, bankalara likidite temini, banka
borçlarına ve mevduatlarına garanti verilmesi/artırılması, bankaların kamulaştı10
Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
rılması/satın alınması, banka birleşmeleri, faizlerin indirilmesi, açığa satışın
yasaklanması ya da sınırlandırılması olarak sayılabilmektedir.

5. Bölümde, Kara Harp Okulu öğretim elemanlarından Öğr. Gör. Ahmet
Turan ÇETİNKAYA, “Euro Krizinin AB ve Türkiye Üzerindeki Etkileri: 2008 Küresel
Krizi Bağlamında Bir Değerlendirme” başlıklı bölüm yazısında optimum
para sahasını teorik ve Euro’nun kullanımı ile Euro krizinin AB ve Türkiye ekonomisine
etkileri ekseninde incelemiştir. Bu bağlamda çalışmanın başlangıç
kısmında optimum para sahasının teorik ve tarihsel gelişimi açıklanmıştır. İlerleyen
bölümde bir optimum para sahası uygulaması olan Euro’nun kullanılmaya
başlaması ve Euro’nun avantaj ve dezavantajları incelenmiştir. 2008 yılında
yaşanan küresel finansal krizinin incelendiği bir sonraki bölümde bu krizin Avrupa
borç krizine nasıl dönüştüğünü ve bu dönüşümün GIIPS ülkelerinde makro
değişkenleri nasıl etkilediği araştırılmıştır. Son bölümde ise Türkiye ekonomisinin
yaşanan bu krizden nasıl etkilendiği, başta ihracat ve ithalat olmak üzere,
temel makroekonomik değişkenler bağlamında incelenmiştir. Ayrıca çalışmada
literatüre ek olarak GIIPS ülkelerinde yaşanan krizin bu ülkeler temelinde Türkiye
ekonomisine etkisi, portföy yatırımları ve doğrudan yabancı yatırımlar açısından
tartışılmıştır.

6. Bölümde, “Küresel Kriz Ve Avrupa Birliği: Sosyo-Ekonomik Etkiler”
başlıklı yazısı ile Kafkas Üniversitesi Öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Âdem
KARAKAŞ, Avrupa Birliği’nin, 2004’teki en büyük genişlemeden sonra, üye
ülkelerin nüfus yoğunlukları ve ekonomik açıdan nispi olarak küçük ülkeleri bünyesine
dâhil etmesine rağmen önemli bir sarsıntı yaşadığını vurgulamaktadır.
Sosyal refah standardı olarak geri olan ülkelerin altyapıları için yapılan harcamalar
ve yapısal uyum programları birliğin ekonomik hızını yavaşlatmıştır. Birlik,
bu dönemden sonra küresel dalgalanmaların da etkisiyle bir dizi sınavla karşı
karşıya kalmıştır. 2008 yılında başlayan küresel kriz, Ukrayna Krizi ve Turuncu
Devrim, petrol fiyatlarındaki hızlı yükseliş, Çin’in dünya piyasalarında etkisi ve
Arap Baharı sonrası göç dalgaları Birliğin sosyal ve ekonomik yapısını olumsuz
etkilemiştir. Bu bölümde, AB’nin küresel dalgalanmaların etkisi ile yaşadığı sorunlar
ve bu sorunların ortaya çıkardığı sosyal ve ekonomik sonuçlar ele alınmıştır.

7. Bölümde, Kafkas Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Deniz ÖZYAKIŞIR
ve Kırıkkale Üniversitesi’nden Arş. Gör. Fatma Pınar EŞSİZ’in birlikte kaleme
aldıkları “Küresel Kriz Sonrası Avrupa Ortak Rekabet Politikası ve Türkiye” başlıklı
bölüm yazısı yer almaktadır. Yazarlara göre, 1 Ocak 1958'de Roma Antlaşması'nın
yürürlüğe girmesi, Avrupa Birliği Ortak Rekabet Politikası adına
yaşanan en önemli gelişmelerden birisidir. Türkiye’de ise, Kanunda denetleyici
ve düzenleyici bir kurum olarak öngörülen Rekabet Kurumu 1997 yılında faaliyetlerine
başlamıştır. 3 Ekim 2005’te resmen başlayan Avrupa Birliği katılım
müzakereleri kapsamında ayrı bir başlık altında ele alınan rekabet politikası için
anti-tröst ve birleşmelerin kontrolü ile kamu teşebbüsleri ve kendilerine inhisari
ve özel haklar tanınmış teşebbüsler gibi bazı özel alanlardaki uyumun yeterli
düzeyde olduğu ilerleme raporlarında belirtilmektedir. Ancak rekabet politikası
içinde düzenlenen devlet yardımları konusunda uyumun yeterli düzeyde olma
ması ve yardımların denetlenememesi, hem Türkiye’nin bugüne kadar önemli
gelişme gösterdiği “Rekabet Politikası” başlığının müzakerelere açılmasını engellemekte,
hem de Birlik tarafından ülkemiz ürünlerine karşı birtakım ticari korunma
önlemleri alınmasına neden olmaktadır. Yazarlara göre, Avrupa Birliği'nin
devlet yardımları konusunda hassas davranmasının nedeni 2005 yılında kabul
edilen Lizbon Stratejisinden beri Birlik içerisinde devlet yardımlarını azaltmanın
hedeflenmesidir. Ancak Euro Alanının tarihindeki en büyük ekonomik daralmayı
yaşamasına neden olan son ekonomik kriz, Avrupa Birliği içinde bazı istisnaların
uygulanmasına neden olmuştur. Kriz sürecinde bazı üye ülkelerde kamu
maliyesinin sürdürülebilirliğinin tehlikeye girmesi üzerine devlet yardımlarını da
içeren oldukça yüksek bütçeli kurtarma planları geçici olarak devreye sokulmuştur.
Ancak Komisyon devlet yardımları konusunda fikrini değiştirmemiş, yardımlara
geçici olması, 6 ayda bir kendisine rapor verilmesi ve şeffaf olması kaydıyla
izin vermiş, ayrımcılık veya tekelleşmeye yol açabilecek uygulamalara müsamaha
göstermemiştir.

8. Bölümde, Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Âdem ÜZÜMCÜ,
“AB ve Türkiye’de Tarım: Niceliksel Bir Karşılaştırma ve Ortak Tarım Politikasında
Küresel Kriz Sonrası Değişimler” başlıklı bölüm yazısı ile çalışmamıza
katkıda bulunmaktadır. Bu yazıda, II. Dünya Savaşı’ndan sonra altı Avrupa ülkesinin
kurduğu (bugün 28 ülkeye ulaşan) entegrasyonda ortak bir tarım pazarı
kurmak üzere 1958’de bir araya gelindiği ve Ortak Tarım Politikasının (OTP)
oluştuğu vurgulanmaktadır. O tarihten beri reforme edilen OTP’de tarımsal yapıda
iyileşmeler sağlanmış, vaktiyle AB tarımda kendine yeterli değilken, bir
süre sonra dünyanın en önemli işlenmiş tarım ürünleri ihracatçısı haline gelmiştir.
Üzümcü’ye göre, AB’ye tam üye olma yolundaki Türkiye 1960’lardan günümüze
tarımsal istihdamın fazlalığı ve tarımsal altyapının yeterince iyileştirilmemesi
müzakere süreci ve OTP’ye uyumda en büyük sorun alanını oluşturabilecek
gibi görünmektedir. Türkiye’nin AB ile karşılaştırıldığında tarımda altyapı,
üretim ve verimlilik açısından görece geri olmasının önemli bir dezavantaj olduğunun
vurgulandığı bu bölümde, Türkiye’nin tarımsal destekleme politikalarının
OTP’ye uyumu yanı sıra, küresel tarım politikalarındaki değişime uyan biçimde
rekabetçi olduğu kadar ülkemiz çiftçisinin gelir durumunu iyileştirecek, tarımsal
yapıyı modernize edecek, tüketiciye güvenli ürünler sunacak tarımsal ürünler
üreten kendine yeterli bir tarımsal yapıyı hedef alması gerektiği ifade edilmektedir.

9. Bölümde, İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr.
Şerife ÖZKAN’ın “Avrupa Enerji Politikalarının Geleceği: AB-Rusya Krizi Bağlamında
Bir Değerlendirme” başlıklı yazısı AB’nin enerji yönünü masaya yatırmaktadır.
Yazara göre, dünyanın en önemli enerji tüketicileri arasında yer alan
AB-28, aynı zamanda dünyanın en büyük enerji pazarlarından bir tanesidir. Bu
durumun en önemli sebebi, enerji kaynakları açısından kendine yetersiz olan
Birlik için ithalat bağımlılığının bir zorunluluk olmasıdır. Avrupa coğrafyası her
ne kadar dünyada enerji kaynakları açısından zengin coğrafyalara yakın olsa
da, bu coğrafyalardaki istikrarsızlıklar AB’nin enerji güvenliği için de tehdit oluşturmaktadır.
Bu coğrafyalardan bir tanesi olan Rusya Federasyonu (RF), AB’nin
12 Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
ham petrol, doğalgaz ve taşkömüründe birinci sıradaki tedarikçisidir. Benzer
şekilde, AB de RF’nin enerji ticareti anlamında hem en büyük, hem de özellikle
doğalgaza en fazla parayı ödeyen müşterisidir. Bu anlamda AB’nin enerji politikaları
ve bu politikaların geleceği açısından RF ile AB arasındaki enerji diyaloğu
dikkatle incelenmeye değerdir. Çünkü bu diyalog bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi
doğurmakta ve bu ilişki de ekonomi ve dış politika gibi oldukça önemli başlıklarda
taraflar nezdinde bir etkileşim yaratmaktadır.

10. Bölümde, Celal Bayar Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Adnan
ERDAL, “Avrupa Birliği’nde Vergi Sorunları: Genel Bir Bakış” adını taşıyan
çalışmasında, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin kriz sonrası dönemde kamu maliyesini
ilerletmek, büyüme ve istihdam oluşturmayı desteklemek, ekonomik istikrarı
güçlendirebilmek adına başta para politikaları olmak üzere maliye politikalarının
uygulanmasına yöneldiği ifade edilmektedir. Yazara göre, 2008 global krizinden
çıkış ve toparlanma sürecinde vergi politikalarında reformlar yapılmaya çalışılmıştır.
Yapılan ve/veya yapılması planlanan reformlar tüm üyelerin katılımını
gerekli kılan bir durum olsa bile, Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerin birbirlerinden
sosyo-ekonomik yapı itibariyle farklılık arz ediyor olmaları nedeniyle hedeflenen
politikalara katılım, ülkenin koşullarına göre değişiklik gösterebilmektedir. Erdal’a
göre, üye ülkelerde uygulanan vergi sistemlerinin yapı itibariyle farklı olması,
vergi uyumunu zorlaştırmaktadır. Zaman ilerledikçe de “eşit ve tek oran”
uygulamasının sağlanamadığı, sadece ülkelerin birbirlerine biraz yaklaşmış
olduğu görülebilmektedir.

11. Bölümde, Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Dilek
Çetin, “AB Sanayi Politikası: 2008 Küresel Krizi Ekseninde Bir Analiz” başlıklı
bölüm yazısında, AB sanayi politikasının AB’nin “sürdürülebilir rekabet gücünü”
sağlamayı amaçlayan stratejilerce şekillendiğini belirtmektedir. 2008 Küresel
Kriziyle birlikte sanayi politikası, işsizlik problemini çözmek ve sürdürülebilir
ekonomik büyümeyi sağlamak için kullanılmaya başlanmıştır. 2008 Küresel Krizi
AB içindeki bazı ülkeler için kısa dönemli şok iken bazı ülkeler için kalıcı hasarlar
doğurmuş; bu ülkeler 2014 yılı itibariyle kriz öncesi döneme dönememişlerdir.
Yazara göre, 2013 yılında uygulamaya konan RISE stratejisi uzun dönemli
bir büyüme stratejisi olup başarılı olup olmayacağını zaman gösterecektir.

12. Bölümde, Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet
DİKKAYA ve Giresun Üniversitesi’nden Öğr. Gör. Özgür KANBİR’in birlikte ele
aldıkları çalışma, “Türkiye-AB Gümrük Birliği: AB ile Müzakereler Öncesi ve
Sonrası İçin Bir Analiz” başlığını taşımaktadır. Yazarlara göre, AB ile tam üyelik
müzakerelerinin başladığı döneme kadar, Gümrük Birliği ile Türkiye’nin dış ticaret
hacminin rakamsal olarak sürekli arttığı, ancak toplam dış ticaret içindeki
payının oransal olarak sabit kaldığı gözlenmektedir. Müzakerelerin başladığı
dönemden itibaren ise toplam dış ticaretteki genişlemeyle karşılaştırıldığında,
Avrupa Birliği’yle olan dış ticaret hacminin görece azaldığı gözlenmiştir. Çalışmada
bu farklılığın, yapısal bir değişime işaret edip etmediği sorusu üzerinde
durularak, nedenleri tartışılmıştır. Dikkaya ve Kanbir’e göre, müzakere dönemi
sonrasında Türkiye dış ticaretinde yeni pazarlar yaratmakta ve ihracat alanını
çeşitlendirmektedir. Bu bağlamda Yakın ve Ortadoğu ile yapılan dış ticaret
hacminde oransal olarak bir artış gözlenmektedir. Özellikle bir ihracat pazarı
olarak bu bölge Türkiye açısından gittikçe daha önemli hale gelmiştir. Öte yandan
Diğer Asya ülkeleriyle olan dış ticaret açıkları, sürekli yükselen ithalat kalemiyle
giderek artmaktadır. Bu üç önemli değişkenin piyasalar ve sektörler bazındaki
etkileri çalışmada tartışılmıştır. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olmadan
Gümrük Birliğine geçmesi, AB’nin Asya ülkeleri gibi üçüncü ülkelerle yaptığı
serbest ticaret anlaşmalarına “tâbi” olması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda
Türkiye’nin dış ticaretindeki açıklar giderek artmakta ve gümrük duvarları
Gümrük Birliği anlaşmasından dolayı etkisiz kalmaktadır. Bütün bunlara rağmen,
GB konusundaki avantajlar ve dezavantajlar birlikte değerlendirildiğinde,
Avrupa Birliği üyeliğinin, Türkiye’nin ekonomi politikası ve dış ticareti açısından
önemli bir hedef olmaya devam ettiği anlaşılmaktadır.

13. Bölüm adı altında incelenen son bölümde ise, Fatih Üniversitesi Öğretim
Üyesi Doç. Dr. Havva ÇAHA, “Avrupa Birliği İstihdam Politikaları: Küresel
Kriz Sonrası Gelişen Trendin Analizi” başlıklı çalışması ile Küresel Finansal
Kriz’in, Avrupa Birliği üzerindeki istihdam piyasaları etkisini incelemektedir. Zira
küreselleşmeyle birlikte özellikle büyük ülkelerde meydana gelen krizler, dünyanın
diğer bölge ve ülkelerine de yansımakta ve olumsuz olarak etkilemektedir.
Havva Çaha, 2007 yılında ABD’de ipotekli konut piyasasında başlayan krizin,
bankacılık ve finans sektörünü de içine alarak genişlediğini vurguladıktan sonra
krizin işgücü piyasalarındaki etkisi biraz gecikerek de olsa görülmeye başladığı
ve çok sayıda kişinin işini kaybettiğini ifade etmektedir. Gerçekten, ABD kaynaklı
kriz, 2008 yılından itibaren AB ülkelerini de etkilemeye başlamıştır. 2009 yılı
itibari ile AB ülkelerinde durgunluk ve ona bağlı olarak işsizlik ortaya çıkmıştır.
Bu son bölümde AB’nin kriz öncesi ve sonrası istihdam politikalarının ana unsurlarına
değinilmiştir. Çalışmada, kriz döneminde uygulanan politikalar ve sonuçları
hakkında değerlendirmeler yapılmış ve bölge içinde ülkelerin kriz yönetimindeki
performansları analiz edilmiştir.

  Kitapla ilgili teknik sorumlulukları editörler olarak üstlenmeyi taahhüt
ederken, bu çalışmada yer alan bölüm yazılarının akademik ve hukuki sorumluluklarının,
bizzat yazarlarına ait olduğunu vurgulamamızda yarar bulunmaktadır.
Kitabın, Avrupa ve bölgemizle ilgili çalışmalara, küçük de olsa bir katkı
sunmasını, Türkiye’nin AB müzakere sürecinin hızlı bir şekilde ilerlemesine
destek sağlamasını ve lisans/lisansüstü öğrenciler ile konuya ilgi duyan entellektüel
okuyuculara yararlı olmasını diliyoruz.
 
  • Baskı Tarihi
  • 2016
  • Baskı Sayısı
  • 1. Baskı
  • Yayınevi
  • Savaş Yayınevi
  • Yazar
  • Prof.Dr. Mehmet Dikkaya - Prof. Dr. Mustafa Acar
  • Sayfa Sayısı
  • 288
  • Ebat
  • 16 x 24
  • Cilt
  • --
Diğer Özellikler
Stok Kodu9786059293310
MarkaSavaş Yayınevi
Stok DurumuTÜKENDi
9786059293310

PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.